Tohum Otizm Vakfı' ndan 23 Nisan Armağanı

Yazı biraz geç oldu kusura bakmayın! Bundan yaklaşık olarak bir ay önce Otizm Vakfı'nın 23 Nisan'da blogunuzu çocuklara bırakın diye bir çağrısı vardı. Ben de severek buna katılmak istedim tabiki.

Benim çalışmam da 22 Nisan'da elime ulaşmış ne yazıkki laptop elimde olmadığından henüz yayınlayabiliyorum bu çalışmayı. Sırf 23 Nisan geçti diye bunu yayınlamamazlık yapamazdım. Zira kimbilir yapılan resmin blogtan yayınlanmasını bekleyen biri vardır. O yüzden gecikme için buradan özür diyerek çalışmayı bugün paylaşıyorum.


Anne Ben Sunucu Oldum.




Aslında sunuculuk maceramı bir yaz sıcağında Sevgili Cem Evren Ateş ile Likemind Ağustos' ta tanışmama dayandırıyorum. Malumunuz likemind' a ilk defa gelecekler için eskiden bir nevi bir eğitim oluyordu bir ara friendfeed' te. Likemind 'a geleceklerin yapması gerekenler ve yapmaması gerekenler gibi böyle listeler filan yapılıyordu. Mesela yapılması gerekenler listesinin başında Müge Cerman'ı mutlaka bulun, kimseyle tanıştırılmayı beklemeyin, gidin tanışın gibi maddeler bulunuyordu.

Ben ilk maddeyi gerçekleştirdim. Sevgili Müge Cerman' la tanıştım. Birinciyi gerçekleştirmenin verdiği muzaffer edayla ikinci aşamaya geçebileceğimi düşünerek karşıma çıkan ilk insanla yani Cem'le tanışmaya çalıştım. Fakat o da ne karşımdaki insan soğuk mu soğuk biri. Muhabbet etmiyor muhabbetinin devamı gelmiyor. Ee hal böyle olunca süngümüz düştü moralimiz bozuldu. Likemind'ın geri kalanını tanıdığımız simalarla geçirmeye karar verip birileriyle tanışma faslını orada bitirdik.

Yalnız ben işin aslını sonradan öğrendim. Meğersem Sevgili Cem de oraya ilk defa gidiyormuş, o da benim gibi tam olarak nasıl davranacağını bilemediği için muhabbet edememiş. (:


İkinci likemind' da ise eh birincisini atlatmanın verdiği rahatlıkla insanlarla tanışmak daha kolay oldu. Hatta o yeni tanışılan insanlarla Likenight'larda daha da kaynaştık. (bknz: Gabriela, Burak Bayburtlu, Başar vs.) Ancak gelin görün ki katıldığım bu ilk Likenight' da da Cem ile ikinci defa tanışmaya kalkıştım. Bu kırdığımız potla birlikte sonunda muhabbetimizi etmeye başladık bu sefer. Bana muhtemelen çok konuştuğum için "Kafamda bir reklamcılık programı fikri var. Sunar mısın?" diye teklifte bulundu. Pişman olmuştur heralde başına benim gibi bir belayı sardığı için. (:

Ve elime mikrofonu tutuşturduğu gibi şu aşağıdaki programı çekti.




Gördüğünüz gibi tam olarak kurduğum cümlelerin farkında değilim, mütemadiyen bir ııııı sesi ve sanki çok lezzetli bir yemeği yemiş de öyle gelmiş program sunuyor gibi bir damak sesi çıkarmaktayım. Ancak dostlarım abartmıyorum; Cem elime mikrofonu verdi, kameranın

karşısına geçirdi ve başladım sunumumu yapmaya. Allah'tan ilk programı Cüneyt Bey gibi gayet sıcak bir insanla ve zaten önceden de tanıdığım ve hep sohbet etme şansını da yakalayabildiğim Uğur Hocam gibi bir üstadla yapıyordum. Ve yine Young Guns projesi bildiğim bir konuydu. Zira daha önce Gabriela ile Uğur Hoca'yı Project House'da ziyaret edip projeyle ilgili Gabi'nin blogu için röportaj yapmıştık. Ve gördüğünüz üzere ilk sorudan sonra adaylarla röportaj kısmına geçildiğinde üstümden heyacanımı atmış bulunmaktayım.

Enteresan olduğunu düşündüğüm bir nokta var ki; yahu sanki canlı yayın yapıyormuş gibi kesmeden bu haliyle programı yayınlamamız. Ama olsun bu haliyle sunuculuk konusunda ne kadar ilerlediğimi sizler de görmüş olacaksınız. Zira bu benim tek programım değil. Arkasından gelen bir de Evimizinherşeyi programları maceram var ki onları başka yazılara saklıyorum. (:

Eh ilk deneyim için sizler neler düşünüyorsunuz bakalım? Fena sayılmaz değil mi ya. Arkası gelsin mi? Gelecek midir acaba? Gelmeli midir? Ya da ne beklerdiniz özellikle beni tanıyanlar bilenler?


Yorumlarınız çok değerli ilk defa bir yazının sonunda açık açık yorum beklediğimi belirtiyorum. Pamuk eller klavyelere...

Betül Kara

00:03
13 Nisan 10, Salı

bir kuple dedikodu, bir doz film, bir parça meşk...


Dün evde kalakaldım. Geçen hafta sonu dışarı çıkmamış bir ilke imza atmıştım. Beni bilen bilir her hafta sonu hatta cumadan başlayarak kendimi sokaklara atarım. Derken dün baktım yine evdeyim. Diyorum kendi kendime bu işte bir terslik var. Derken Tuğçe'yle twittleşmeye başladık. Acı gerçeği yüzüme vurdu. Yaşlılık sinyali verdiğimi söyledi. İşte zayıf noktamdan yakalamıştı beni. Hemen olaya müdahale ettim ve saat 21:30'da evden çıkıp eski bir arkadaşımla Beşiktaş'ta görüşmeye karar verdik. Bu arkadaşımla da ne zaman bir araya gelmeye kalkışsak hep bir sorun yakamızdadır. Bir türlü adam akılı muhabbet edemeyiz. Derken makus tarih yine yakamızı bırakmadı. Acil bir telefonla erkenden ayrılmak zorunda kaldı ):

Onla yollarımı ayırınca Evimizinherşeyi editörü sevgili Elif'in evinin yolunu tuttum. Saat 00 civarı Elif'teydim. Ne dedikodular ne dedikodular, ne iş güçler, ne aşk meşkler, daha neler neler. Üf amma konuşmuşuz deyip yatmaya karar verdiğimizde saat 05:05' ti. Saate bakmasaydık daha da uyumaya niyetimiz yoktu ya. Canım Elif'imle sohbete doyamıyorum zaten ben.


Sabah kalktık kahvaltı faslına geçeceğiz, öğle yemeğiydi aslında bu yaptığımız da. Kahvaltı yine hoştur beştir derken film izlemeye koyulduk. Oldukça enteresan bir film izledim. "Young People Fucking". Toronto Uluslararası Film Festivalinde 3 ödül almış bu film. Ayrıca 2009 yılında en iyi komedi filmi dalında, en iyi yönetmen, aktör ve senaryo ödülü almış. Filmin IMDB puanı ise 6.6. Türkiye'de gösterime girmemiş olan bu filmi can sıkıntılıysa açın izleyin, can sıkıntınızı alacaktır.

Filmin sahneleri canınızı sıkmayacak cinsten ve en önemlisi insanlar arasındaki ilişkiyi güzel anlaşmışlar. Filmde bir evli çift, eskiden sevgili olan bir çift, ilk kez çıkan bir çift, çok yakın iki arkadaş olan bir çift ve bir de grup fantezisini anımsatan kanımca en komik olan bir 3'lü grup görüyoruz. Her hikayede kendinizden bir şeyler bulabileceğiniz noktalar olduğunu düşünüyorum.Filmde kısaca, değişik ilişki seviyelerindeki 5 çiftin sorunlu ve komik seks hayatları etrafında seksin 6 aşaması anlatılıyor. Filmin fragmanını da sizin için burada paylaşıyorum (:

Bu hafta sonu keşfim bu filmle sınırlı kalmadı. Bir de enfes bir Gökhan Kırdar şarkısı öğrendim. Bugünkü yazıma izninizle bu şarkıyla son vereceğim, dostlar. İşte o enfes şarkı ve sözleri.
Ignite

dans eden güneşin eteğinde
bir o yana bir bu yana savrulurken sevişelim.
erir güneş, erir tenim bu defa sabah olmayacak
utanır sesim bir daha söylemez.
içimdesin nasılsa susarım avunmaz bedenim.
uçarım sarılırım kanadına
Betül KARA
23:37
4 Nisan 10, Pazar

Reklamını abarttık, çikolatasından çaldık!



Bugün ofiscek canımızın Browni çekmesiyle birlikte şu yeni çıkan Browni Intense'den yiyelim dedik. Demez olaydık buradan Browni'yi esefle kınıyorum. Yahu ne diye minnacık yaparlar o güzelim enfes şeyi. Tadına doyamayalım bir daha bir daha bir daha alalım siz zengin olun biz de fakir olalım diye değil mi? Anlatacağım şeyden uzaklaşacağım şimdi ama bu noktada Eti'ye iki laf dokundurup geçmeden edemeyeceğim. Böyle yaparak müşterilerinizi kandıracağınızı mı sanıyorsunuz. Hayır antipatik oldunuz benim için. Zaten bu abur cubur işini yapan sektörün pek sevgili iki markası olan Ülker ve Eti, size sesleniyorum: ürünü çıkarıyor 2 aya kalamadan gramajını düşürüyorsunuz görmüyoruz zannetmeyin! Bunlar hiç hoş hareketler değil, bilesiniz! Hepsini görüyoruz. Aptal yerine koymaktır bence bu, biz müşterilerinizi :|


Neyse ben anlatmak istediğim konuya geleyim. Hani çocukken böyle abur cubur alınca çılgınlar gibi seviniriz ya, abimiz ya da ablamız varsa sırf onları gıcık etmez için yavaş yavaş yeriz. Onlar yer bitirir çikolatalarını biz daha yarısındayızdır. O sizin çikolatanızdan ısırmak ister,siz vermezsiniz. Zorlayınca da anneeeee diye bağırarak ispiyonculuk mesleğine böylelikle ilk adımı atmış olursunuz. İşte tam olarak bunun gibi bir olay yaşadık bugün biz de. Ofisimizin en yeni ekip üyesi Eda bugün bize bu hainliği yaptı. Biz Browni Intense' lerimizi yeyip bitirene kadar kendisi daha paketini açmamıştı. Beraberce hepimizin ne hainlikler yaptığını anlattık abilerimize ablalarımıza (:

Bir de mesela şu vardır: ben karışık çerez yerken antep fıstıklarıyla, soslu mısırları hep en sona bırakırım. En güzel şeyleri en sona bırakma gibi bir eğilimimiz var galiba. Bunu yapan tek ben değilmişim. Batuhan da Eda da aynı şeyi yapıyormuş. Bu işe iktisadi açılardan bakmak isterdim doğrusu. Marjinal faydayı bu şekilde sağlıyor insan heralde. Aynı metadan elde fazla olmayınca var olanı bitişin en sonuna bırakarak kendine max. faydayı sağlamış oluyor.

Sonra kalmıyor bu hesaplar kitaplar zamanla. Belki de bu alışkanlık sadece çocuk olmanın verdiği bir şeylerden kaynaklı. Çocuk aklıyla etrafındaki her şeyi oyun gibi algılamak, yapılan her eylemi oyuna çevirmek. Çocukken hayatın toz pembe olması buradan geliyor sanırım.

Kısacası efendim şimdi tüm bu yazdıklarımın sonuna ne yazsam bilemedim.

Sanırım, yine "Ne desem yalan Olur" diyeceğim (;

Betül Kara

23:54
29 Mart 10, Pazartesi

Eskişehir'de Marketing Anadolu'yla Haftasonu



Yazı bu kadar gecikmeyecekti aslında ama yaklaşık olarak 2 saattir aynı videoyu yüklemeye çalışıyorum ama ne yazıkki beceremedim. Artık linkini vereceğim onunla yetineceğiz.(Bknz: video için buraya tıklayınız) Geçtiğimiz hafta sonu çocuklar gibi şendim. Eh fotoğraf anlatıyordur heralde. Öğrenci gibi hissettim kendimi yeniden. Çok güzel bir organizasyona dahil oldum. Kampüste Marketing gördüm ben.

20-21 Mart günleri Eskişehir Anadolu Üniversitesi Marketing Anadolu Kulübü'nün 5. sini

düzenlediği "Kampüste Marketing '10" organizasyonundaydım. Young Guns 1.1 sürecini hepinizle paylaşmıştım. Orada tanışıp hepsini pek sevdiğim genç arkadaşlarım davet etmişti bundan 1 hafta önce beni. Olur mu olmaz mı, toplantı ertelenir mi ertelenmez mi, gitsem mi ki ne yaparım ki sıkılır mıyım ki gibi oldukça saçma sorularla kafamı meşgul ettikten sonra, cuma günü Eskişehir'e gitmeye karar verdim. Hem zaten Eskişehir'e daha önce gitmemiştim hiç ve bu da benim için çok güzel bir fırsat olacaktı.

Çok keyifli bir hafta sonu geçirdim. Anadolu Üniversitesi'nin bu kadar misafirperver öğrencileri olduğunu bilmiyordum doğrusu. O kadar ki misafirperverlikleri daha cuma günü İstanbul'dan telefonla onları aramamdan başlıyor. Tren garından aldılar, kampüse götürdüler, aç olduğumu düşünüp bir kahve ve kekle gönlümü daha ilk saatlerden fethettiler. Burada sevgili Taygun Taşdemiroğlu ve Burak Erpehlivan ile sohbet ettik bir süre. Ben de eski kulüpçülerden olduğum için çok keyifli bir sohbetti tabiki bu da. Marmara Community olarak son iki senedir düzenlediğimiz Thinker&Talker Kamp '08 ve '09 organizasyonlarından bahsettim. Meğersem bizi takip ediyorlarmış. Kulübümüze övgüler yağdırdılar, eh ben de pek bir gururlandım. Ancak asıl gururlanması gereken birileri varsa onlar da şüphesiz bu güzel organizasyonu düzenleyen Marketing Anadolu 'nun sevgili üyeleridir.


Anadoluda bir üniversite olmanın zorluğunu yaşıyor onlar da birçokları gibi. Ama oturup kalmamışlar. Ve 5. keredir bu organizasyonu düzenliyorlar. Tek yaptıkları bu değil. Bir de Sıfırın Altında Marketing diye bir organizasyonları varmış çok methini duydum. Yine o organizasyona da bu sene Uğur Özmen, Devletşah Özcan, Alemşah Öztürk, Cüneyt Devrim, Pelin Ayan gibi isimler katılmış. Kampüste Marketing'in de o organizasyondan eksiği yoktu doğrusu. Sormayın ne konuşmacılar ne konuşmacılar... Araştırmacılar Derneği Başkanı Temel Aksoy'dan tutun Yüce Zerey'e sonra Levent Soygür'den Tuğçe Esener' e İstanbul'daki hemen her öğrenci organizasyonda görebileceğiniz isimler işte bu hafta sonu Kampüste Marketing için Eskişehir'deydi. Bu kadar ismin 4 saat geliş 4 saat gidiş 8 saatini ne için harcadığını anlamanız için o atmosferi yaşamanız gerekiyor açıkçası.



Tıkır tıkır işleyen bir program ve 550 kişinin sıkıntısını çözmek herkesin yapabileceği bir şey değil. Biliyorum çünkü ben de defalarca bu çaptaki etkinliklerin organizatörü olarak çalıştım. Tüm bunlar ancak takım olabilmiş gruplar tarafından başarıyla yapılabilecek bir şeydir. Onları bütün hafta sonu boyunca izledim, bir çoğunu tanımadığım halde aralarına oturup sohbetlerine katıldım. Birçok şey çok tanıdıktı benim için. Hepsine tekrardan binlerce teşekkür ediyorum buradan. Bu takım ruhunu hiç kaybetmemelerini ümit ediyorum. Zira onların bu profosyonelliği "bir" olabilmek, başarmak, bazılarına neler yapabileceklerini göstermek tutkusundan geliyor biliyorum. Pazar günü kapanış yaparlarken eski başkanlardan Ogün Kayımoğlu'nun sözleri de tam olarak buna işaret ediyordu.


Bu güzel hafta sonunu yaşamama vesile olan öncelikle Young Guns 1.1 'de bu fikri aklıma sokan ve bana evini açan başta Emrah Şatıroğlu'na, Kübra Müge'ye, Ezgi Mutah'a, Ezgi Şah'a, Burak Evlice'ye, Erinç Aşıcıoğlu'na, Gülşah Göker'e ve tabiki Ebru Kotukoğlu'na (unuttuğum varsa çok özür dilerim)çoook teşekkür ediyorum. Cumartesi gecesi sayelerinde çok eğlendim. Bizi Eskişehir gençliğinin uğrak mekanlarından Up'ndown a götürdüler. Young Guns'ın eskileri (Sezen, Cenk, Mehmet, Pelin, Ferhat), yenileri; kaynaşa koklaşa çok güzel bir gece geçirdiler. Ben de aralarındaydım tabi yine. Ne yazıkki o geceden hiç fotoğraf yok elimde. Duyumlarıma göre Sezen'de geceyle ilgili tehlikeli fotoğraflar varmış (: Marketing Anadolu'dan ise başta Burak Erpehlivan'a, Taygun Taşdemiroğlu'na, Şafak Saygılı'ya, Murat Büyükgümüş'e Ufuk Satış'a ve ismini sayamadığım tüm Marketing Anadolu üyelerine çok çok çok teşekkür ediyorum.

Bir şey itiraf etmem gerekiyor burada. Açıkçası 2007 Mayıs'tan 2008 Mayıs'a kadar bir yıl boyunca çıkarabilmek için büyük uğraşlar verdiğimiz Thinker&Talker Kamp'08 i gerçekleştirdikten sonra Marmara Community'e rakip görmüyordum. Taa ki Marketing Anadolu'yla tanışana kadar. Uğur Hocam' dan organizasyonla ilgili duyduğum yorum şuydu. "Birçok organizasyona katıldım hem Türkiye çapında hem de dünya çapında. Bu çocuklar benim için ilk beşteler."

Kıskandım sizi arkadaşlar.

Bu ruhunuz umarım hiç bitmez.


Betül KARA

23:26
22 Mart 2010, Pazartesi