2010 Can Çekişirken!

Bir yılın daha sonuna geldik. Bu cümle pek klişe olsa da yazmak istiyorum.
2010'da hayatımda süpersonik değişiklikler olmadı açıkçası ama kendimi daha farklı hissediyorum nedense.Türlü değişiklikler olmadı değil tabi ama geçen seneye nazaran daha az devrim oldu hayatımda.


  • Çalışma hayatımın birinci yılını doldurdum.
  • İş değişimi yaptım. Okulum Evimizinherşeyi'nden(şimdiki Evmanya) Ontarget'a geçiş yaptım.
  • Sanırım bu şekilde y kuşağı olduğumu da ispatladım. (yeni bir tespitim var. İş yaşamında gösterdiğim özelliklere göre x,6 kuşağı olduğuma inanıyorum, gülmeyin bence öyleyim :)
  • Evimizinherşeyi Ocak ayı itibariyle yaptığı görüşmeler sonucunda yatırım aldı.
  • Ekip büyüdü. Çok şey öğrendim bu süreçte. Azıcık benim de payım olduğunu bilmek süper bir duygu.
  • Yurt dışından ilk iş teklifleri alındı.
  • İş açısından başarılı denilebilecek bir yıl geride kaldı.
  • Aynı yaşta olduğum kuzenim evlendi, evlilik müessesesi bir kez daha sempatimi topladı.
  • Ablam evlilik kararı aldı.
  • Eski ev arkadaşımı evlendirdim.
  • Yenisini evlendirmek üzereyim.
  • Son erkek arkadaşımdan sevgililer gününde ayrıldım.
  • Yenisini bulamadım. :D
  • Yeni arkadaşlıklar, yeni dostlar bulundu.
  • Hastalık haneme az uğradı.
  • Kilolar verildi, şu an geri alındı hepsi(malumunuz kış mevsimi)
  • Nuri Alçoyla dans edildi.
  • Eskişehir ve Bursa'ya ilk kez gidildi.
  • Rakının nasıl içilmemesi gerektiği öğrenildi.
  • Şarabın tadına varıldı.
  • Hepsinden öte az ağlandı ama çok gülündü...


2010'da bir ibretlik listem vardı. O liste'de iki cross bulunuyor.
Tütün mamulleri, alkol... Neyseki alkolü check haline sokabildim. Yaşasın kırmızı şarap.

2011'den istediğim en önemli şey daha fazla başarı, sağlık tabi bir de.
Diğer tüm şeyler için Ne desem yalan Olur (:

Şu an mutluyum. Önceki yıl sonlarıma göre çok daha fazla büyüdüğümü hissediyorum...
Nice büyümelere, herkese iyi seneler...

Not:Bloguma giriş yaptığınızda sağda çok hoş bir noel anne göreceksiniz. Bu da benim sürprizim olsun.
Haydi o zaman şarkı söylemeye devam!



Betül KARA
12:01, Cuma
31 Aralık 10

Öylesine Karalamak

Dün yağmur bastırdı ani bir şekilde biliyor çoğunuz, sözüm İstanbul'dakilere (: Ben o sırada sarı dolmuşta Eliflere gitmeye çabalıyordum. Acil bir iş için beraber çalışmamız gerekiyordu. İş çıkışı onların evinin yolunu tuttum anlayacağınız. Aklımda milyon tane ayrı işle ilgili nasıl yaparız nasıl ederizler uçuşuyordu.

Gel gelelim dostlar işlerimiz takribi 2 sularında bitti. Sosyal ağlarda bir şey yaptığınız zaman adı Facebook ya da Twitter olunca markalara her şeyi yapmak çok kolay görünebiliyor zaman zaman. Oysa o kadar çok ayrıntısı detayı var ki.Her detayı görerek kontrolleri yapmak gerekiyor. Dolayısıyla bu detaylar işinizi uzatıyor da uzatıyor. Ancak oturabildik Elifle sohbet ettik. Bir süredir beraber olamıyorduk. Malum o kadar yoğun ki şu dönemler. 9 günlük tatil öncesinde deli gibi çalıştık ama sonunda tatmin olmak hiçbir şeye değişilmiyor emin olun. İnsanın tüm yorgunluğunu alıp gidiyor BAŞARI!

Şimdi geriye bakıyorum da (ahahahaha) şaka gibi bu yeni işimde neredeyse 3. ayım bitecek. O kadar şaşırıyorum ki. Ne kadar çabuk geçmiş zaman hiç farkında değilim. Çoktan bir projeyi bitirdim. Üstüne yeni projeler için çalışmalar halindeyim non-stop. Bir yandan da yaptığım işle ilgili sürekli okumaya, takip etmeye çalışıyorum. Ama hep ama hep bu blogumu ihmal ediyorum sonuç olarak :(.

Klavyenin beni yönlendirmesine göre yazıyorum şu an. Bu sadece bir iş dökmek gibi oldu biraz. Geçenlerde Uğur Hocamla oturduk konuştuk. Yeni işimden oradan buradan. Bana en sonunda dedi ki: "Hayatın nasıl gidiyor peki?" Benim cevabım hiç farkında değilim yine işle ilgili oldu. Bana yine bir ders verdi. "Senin nasıl olduğunu sordum Betül" dedi. Bu cevabı yetti bir bakıma. Bazen düşünüyorum da o kadar çalışmanın sonucunda hayatı kaçırıyor muyuz? Benim Betül hayatı nerede kalıyor. Şu sıralar iş birinci sırada hayatımda. Başka bir aktivitem, hikayem, sevincim ya da üzüntüm yok. Peki ya Betül'ün hayatı nerede? Bu yazı aslında formspring.me den gelen bir soru üzerine yazılmaya başlandı. "Yağmur yağınca aklına ne gelir?"- benim aklıma bir süredir hiçbir şey gelmiyor.

Öyle değildi oysa eskiden. En çok yazmaktı yağmur benim için, sonbahar benim için, toprak kokusuydu. Yağmura rağmen pencereden sarkmak ya da bahçede bankta oturmaktı. Hemen sıcak bir kahve yapıp cama tıklayan damlaları seyretmek vardı. Salona çekiştirilerek getirilen battaniyelerin altına girip romantik komedi izlemek( hımm bayıldım bu fikre yeniden), üşüyüp ürpermek en çok belki de...



Gelin görün ki dün o kadar yoğunduk ki yağmurun şiddetin de bile habersizdim.(: İş yerindekiler bahsediyordu. Öyle haberdarım biraz da.

Öylesine yazdım bu yazıyı. Öylesine paylaştım sadece. Hani olur ya bazen öylesine bir arkadaşınızı ararsınız.
Konuşursunuz da konuşursunuz. Telefonu kapatınca görürsünüz yarım saat, bir saat konuştuğunuzu. Öyle oldu işte benimki de kusura bakmayın (:

Farz edin uzun zamandır görüşmediğiniz arkadaşınızım ve aradım yarım saat dertleştik...

Betül KARA

15:20
24 Kasım 2010, Çarşamba

PS: Bugün başta ablamın olmak üzere tüm güzel, idealizminden vazgeçmeyerek öğretmek sevdasında olan öğretmenlerin günü kutlu olsun. Tabi bir de Başöğretmenimizi de saygı ile bir kez daha anıyorum.

Yollarda...

İlginç bir deneyim olacak bu. Otobüsten yazıyorum bu sefer...

Üniversiteyi ilk kazandığım yıllardan beridir, şu an olduğum gibi çoğu tatil yolculuklarını otobüslerle yapmak durumunda kaldım. Bu sefer ki biraz mecburiyetten biraz da nostalji yapma hevesinden kaynaklı :D

Çok şanssız bir yolcu oldum yıllardır. Hep saçma sapan tipler mi bulur beni. İlk defa ailemden ayrılıp İstanbul'a yaptığım yolculukta yanımda 3 çocuklu bir kadın oturuyordu. Şaka yapmıyorum öyle. 3-4 aylık olan bir tanesi kucağında, 3-4 ya da 5-6 yaşlarında olan iki tanesi de bildiğiniz ayağımızın altında takıldılar, 12 saatlik yolculuk boyunca. Tam bir kabustu. Ben ara ara ailemden ayrılıyorum diye dramatik havalar girip hüzünleneceğim, öyle bir şey oluyor ki çocuklardan biri ayağıma çarpıyor filan kalmıyor hüznün esamesi...

Sonraları keşfettim ki bir otobüs firması var onda denk geliyor bana manyaklar (Şu an yanımda da ayrı bir manyak oturuyor. Efendim çizi uzattı bana, ben de sağol dedim almak istemedim, cevabı niye? oldu... Allahım beni neyle sınıyorsun) Yeni Adana! Evet açıklıyorum o firma Yeni Adana, yıllarca beni benden aldı. Şu an ne alemde kendisi hiçbir fikrim yok. Olsun da istemiyorum.

O uzuuun yolculuklarda bir adet edindim kendime. Yazı yazmak... Ne güzel yazılar çıkardı, hatırlıyorum da. Hatta Yapraktaki İz'deki yazıların babaları o yolculuklarda oluştular ilk defa. Başımı cama dayayıp uzunnn ve gecenin sessizliğinde yazı yazmanın tadı bambaşka bir şey. Kurşun kalemim, nereden elime geçtiğini hatırlayamadığım bir ajandam vardı. Moleskine defterim yoktu o zamanlar tabi (: Yol uzunken ya kitap okuyarak zaman geçirilirdi ya da yazı yazarak ya da pilim varsa eğer mp3 dinleyerek...

Şimdi o zamanlar gibi olmuyor. Her şey batıyor, koltuk niye dar, o niye yok bu niye var diye... Her şey değişiyor, herkes gibi, her yer gibi, en çok benim gibi

Betül KARA

07:37, Cumartesi
13 Kasım 10

Hasret Şarkısı

Merhaba,

Bugün yalnızca uzun zamandır hiç etkilenmediğim kadar beni etkileyen bir şarkıyı  paylaşmak için yazıyorum. Şarkının sözleri ayrı ama ondan öte Seyyan Hanım'ın büyüleyici o sesi...

"Hasret" ten bahsediyorum size. Kendime bir kez daha kızdım. Neden bunca zamandır bilmiyorum ben bu şarkıyı diye. Şarkının taş plaktan çıkan ses olduğunu düşündüğüm bir video var. Bense şarkıyı sadece gözlerimi kapatarak dinliyorum.

Daha fazla konuşmadan sizi bu muhteşem şarkıyla başbaşa bırakıyorum.





O gözler bana eskisinden yabancı
Gönlümdeki bu sevda hiç dinmeyen bir acı
Ruhumun kederinden gözlerim yaşla doldu
İnliyorum derinden bana bilmem ne oldu
En candan arkadaşım ruhumu saran gece
Ben kime bağlanmışım ağlıyorum gizlice
Kimsesiz karanlıklar derdime şifa verin
Kalbimde ki yaralar daha çok daha derin

Betül KARA
00:49
3 Kasım 10,Çarşamba

Gezgin: Paris' te...

Nereden esti iki yıl önceki gezimi anlatmak bilmiyorum. Bildiğim şu bugünlerde çok özlediğim öğrenciyken aylak aylak dolaşmayı. Bugün size Erasmus gezilerimden Paris' i anlatacağım. Ne yalan söyleyeyim ilk etapta pek aşık olmadım bu şehre. İstanbul daha güzel dedim durdum gezi boyunca :D Ama sonra sonra tadını almaya başladım şehrin. 


Bir kere Paris, daha sokaklarında gezerken veriyor size kendine has tadını. Düzenli ve sakin sokaklar, tarih kokan binalar, anıtlar, meydanlar… 
Bastil meydanından geçerken sanki karşınıza çıkıverecek; Jan Valjean ya da Cosette süslü eteğini sürüyerek Arnavut taşlı sokakların birinden.


Geceleri soğuk ama dingindi. Eiffel’e çıkıyor sanki her sokak. Ya da bizim gönlümüz Eiffel'i istiyordu durmadan. Daha hostele geldiğimiz ilk gece kalktık gittik. Gecenin rengi üşütürken Eiffel’in âşıklara özel yapıldığını düşündüğüm ışığı sizin de içinizi ısıtabiliyor. Dünya üzerinde başka bir metal yığını var mıdır ki insanı böyle etkilesin ihtişamıyla?  Ah bir de sevgilinin koynu olacaktı bu ışık huzmeleri seyrederken.


Fransa, Paris, Fransızca, şarap ya da peynir ne derseniz bana Fransızlara özgü ilk aklıma gelecek olan şeylerden biri Sefiller romanı ve bayıldığım romancı Victor Hugo'dur. Elimdeki haritada Mansion de Victor Hugo yazısını görmem yetti. Sürükledim Gülendam'ı da hemen. Evi çok güzeldi ve artık müze olarak kullanılıyordu. Yanlış hatırlamıyorsam Bastille Meydanına yakın bir yerdeydi evi. Ve yine bir ara bizi gezdiren Türk dostlarımızın dediğine göre bu meydanda başlamış halkın ilk, ihtilal toplanmaları.




Gelin görün ki beni mest eden yer Monmarte' tı. Montmarte’ ın tepeden bakışı çiçek gibi açılan sokaklara, taa uzaktaki Eiffel’e göz kırpışı, güneşi kıskandırarak… O kadar canlıydı ki. İnsanlar sanki Monmarte' ta daha sıcak daha az Fransız (: Burada hayatımın en güzel crépesini yedim sanırım. Hala tadı aklımdan çıkmıyor. Ressamlar tepesi olarak biliniyor burası ve küçük meydanında bir sürü sanatçı var. Resimlerini yapmak isteyen. Bir tanesi neredeyse 20 avroya yapacaktı resmimi ama sonra düşündüm valize koyacağım, kırışacak filan, yaptırmadım. Tamam, kabul kötü bahane. Ne bileyim öğrencilikte gittik belki de param azalmıştı :D


Birçok müze gezdik hatırlamıyorum artık hangilerine gittik. O kadar çoklar ki bir daha gidersem tamamlayabilirim belki tüm müzeleri gezmeyi. Aklıma ilk gelenler Musée D'orsay ve tabiki Louvre. Musée D'orsay da, Rodin'in düşünen adam heykelinin orjinalini gördüm. Aslında minicik bir şey. Bizim bildiğimiz gibi kocaman değil. 


Sonra bir de Champs-élysées var. Daha önceki duyduklarımla da brileştirince hak veremedim diyemem. Bizim Bağdat Caddesi'nin daha genişçe bir hali denilebilir :D. 



Champs-élysées'ine gelen bu pozu verir illaki. Vermezsen ayıp oluyormuş :D

Bu Erasmus gezilerinin en zevkli yanı sanırım Hostel partileri oluyor. Biz de ayrılışımızdan bir gece önce o iğrenç pis ama gençlerin fink attığı Hostelimizde; indik bara, takıldık ekibe... Böyle sevimli insancıklarla tanıştık. Herkes gayet sıcaktı ve sempatikti. Bilemedim belki de Christmast gecesinin verdiği kardeşlik ruhuyla böyleydiler :D




Miskin kedilerin sırnaşarak yaklaşmaları, Fransız aşkını anlatma çabasından mı acaba? Tam da bir Fransız kadını ipince beline taktığı kemeriyle, yüksek ökçelerinin çıkardığı sese aldırmayarak süzülmesi Champs-élysées’ den sanki “o kadın” oydu. Paris sokaklarındaki o kadınların dünya yıkılsa umursamayacak halini hiç unutmuyorum. Bir de giyimlerini. Ah, modayla zerre alakası olmayan burada bu kadınları görünce moda müptelası olabilir. En çok sevdiğim şey herkes kendi modasını yaratıyor. Her kadının ayrı bir havası hali var bu şehirde.


Bir kadeh şarap, biraz sanat, bir dilim Fransız peyniri, biraz tarih, biraz Paris...
Biraz Fransız öpücüğü...




Betül KARA
22:34
21 Ekim10, Perşembe

"Chanel Sempatim"

Merhaba Cicişlerim,

Friendfeed'te bir gelenek vardır. İnsanlar takipçileri belirli sayılara ulaşınca bazı kullanıcılarına hediyeler verirler. 100. 200. atıyorum 500. üyelerine...
Ben de 900. üyeme bir hediye vermek istedim. 900. üyeme blogumda yazı yazmayı hediye ettim. O da seve seve kabul etti. Şansa bakın ki o da Betülmüş (: benden daha ziyade moda üzerine yazıyormuş. Ve bayıldığım bir markayı yazmak istedi. Modaya bayılıyorum aslında ama blogumda pek yer vermedim şimdiye kadar. Bakarsınız belki beni de ısıtır bu yazı ha? İşte Betül'ün nam-ı diğer "modakolik" in benim için özel hazırladığı yazısı.

Ödüllü Kavşak Filmi Ön Gösterimi

Dün Kavşak filminin galasındaydım. Uzun zamandır izlediklerim arasında en beğendiğim Türk Filmi oldu. Zira Uluslararası Film Festivali Altın Koza'dan da en iyi yönetmen, en iyi kadın oyuncu, en iyi umut vaad eden erkek oyuncu ve en iyi müzik kategorilerinde 4 ödülle dönmüş bir filmdi.

Sezin Akbaşoğulları' nı taa  Beyaz Gelincik dizisinden beri bilirim ve çok severim. Dün çok kısa bir sohbet etme şansımızda da oldu. Daha da güzelleşmiş sanki. Oyunculuğu ise yine Sezin gibiydi. Ama Arzu'nun (filmdeki karakteri) varlığını hissettiriyordu.

Güven Kıraç ise tam bir harikaydı. Otobüste işine giderken ki hallerinde filmde oynadığı karakterini bana yaşattı resmen. Hani bazen öylece otobüste giderken birileriyle göz göze gelirsiniz ya da bazı insanlar gözünüze takılır sebepsiz. Hiçbir fikriniz yoktur aklından neler geçiyor derdi mi var sıkıntısı mı? İşte tam olarak böyle düşündüm. Ne hayatlar var aslında anlam vermediğimiz o bakışların gerisinde.


Kavşak izlenilmesi gereken bir film. Tavsiye ediyorum izleyin (:

Gala'ya dönecek olursak eğer birçok ünlü isim oradaydı. Bir kere Cem Yılmaz hemen yanımızdaydı, çok sevindim onu bu kadar yakından gördüğüm için. Murat Eker, Ceyda Düvenci ve daha bir çoğu galadaydı. Ve tabi ki biz

social media team hazır ve nazır oradaydık :D

Betül KARA
13:22
29 Eylül 10, Çarşamba

Bu anayasa paketi ile R.T.E. Jay Leno'ya çıkacak mı ? Hayır. O zaman hayır! (:


Merhaba,

Malum "HAYIR" demeye az zamanımız kaldı. Bugün sizlere eski komşum Serdar'ın referanduma esprili bir şekilde yaklaştığı "neden HAYIR?" kampanyasından örnekler sunacağım. Kendisi her gün yeni bir hayır nedenini yaklaşık olarak 1 aydır facebook profili üzerinden paylaşıyor. İşte o "neden hayır?" lardan bir derleme :D


‎"Bu anayasa paketi ile Marmara Üniversitesi'nin not sistemi değişecek mi ? Hayır. O zaman hayır!"

"Bu anayasa paketi ile ketçap mayonez olacak mı ? Hayır. O zaman hayır!"



"Bu anayasa paketi ile apaçiler dans etmekten vazgeçecek mi ? Hayır. O zaman hayır!"

‎"Bu anayasa paketi ile kırık kalpler durağında inecek var mı ? Hayır. O zaman hayır!"




‎"Bu anayasa paketi ile Efes kapaklarında bedava çıkacak mı ? Hayır. O zaman hayır!"



‎"Bu anayasa paketi ile Alain Delon Sıla'nın tipi olacak mı ? Hayır. O zaman hayır!"


‎"Bu anayasa paketi ile Yaban Nayır demekten vazgeçecek mi ? Hayır. O zaman nayır!"



"Bu anayasa paketi ile Fiat yeni model Murat 131 üretecek mi ? Hayır. O zaman hayır!"



‎"Bu anayasa paketi ile Fiat Bis'ler büyüyünce tır olacak mı ? Hayır. O zaman hayır!"



‎"Bu anayasa paketi ile Adriana Lima benimle evlenecek mi ? Hayır. O zaman hayır!"



‎"Bu anayasa paketi ile bu ayakkabıyı giysem ya da şu ayakkabıyı giysem verecek mi ? Hayır. O zaman hayır!"



‎"Bu anayasa paketi ile kızlar istenmeyen tüylerden tek seansta kurtulabilecek mi ? Hayır. O zaman hayır!"



‎"Bu anayasa paketi ile 'burası İstanbul anne' diyen herkes her b*ku yiyebilir mi ? Hayır. O zaman hayır!"



‎"Bu anayasa paketi ile Bebek'teki kızlar(l)a 3-5 tur atabilecek miyiz ? Hayır. O zaman hayır!"



‎"Bu anayasa paketi ile R.T.E. Jay Leno'ya çıkacak mı ? Hayır. O zaman hayır!"



‎"Bu anayasa paketi ile ağaçlardan kangal kangal sucuk çıkacak mı ? Hayır. O zaman hayır!"





‎"Bu anayasa paketi ile biriken Shop&Miles puanlarımızla akbil doldurabilecek miyiz ? Hayır. O zaman hayır!"



‎"Bu anayasa paketi ile yurdum insanı Doğan görünümlü Şahin modifiyesinden vazgeçek mi ? Hayır. O zaman hayır!"



‎"Bu anayasa paketi ile Noel Baba, Noel Dede'liğe terfi edecek mi ? Hayır. O zaman hayır!"


‎"Bu anayasa paketi ile erkekler kadınları anlayabilecek mi ? Hayır ! O zaman hayır."



"Bu anayasa paketi ile paranın satın alamayacağı şeyler için Lidyalılar başka birşey bulabilecek mi ? Hayır ! O zaman hayir. "

"Bu anayasa paketi ile mağdur öğrenciler DGS'den bi hayır görecek mi ? Hayır ! O zaman hayır."





"Bu anayasa paketi ile ahali çatal gösteren kıyafet giymekten vazgeçek mi ? Hayır ! O zaman hayır."



‎"Bu anayasa paketi'ne benim ev eşyaları sığar mı ? Hayır ! O zaman hayır."



‎"Bu anayasa paketi ile Ray-Ban kaynak gözlüğü üretecek mi ? Hayır! O zaman hayır."



"Bu anayasa paketi ile KNORR Okul Harcı çıkaracak mı ? Hayır! O zaman hayır."


Serdar, dur durak bilmiyor o dönemde ne dikkati çektiyse hemen hemen hepsiyle ilgili bir hayır sebebi bulabiliyor. Ve ben de onun bu sebeplerini her gün duvarımda görmekten büyük bir keyif duyuyorum. 12 Eylül' ün ülkemiz için "hayırlı" lı geçmesi temennimle...

Görüşürüz...

Betül KARA
13:00
6 Eylül 2010, Pazartesi

İlk Hayat Deneyimi

Epey zamandır bir şey yazmıyordum. Bunun birkaç sebebi var. 2 haftalık extra Adana tatili, hâlâ yeni bir laptop alamayışım, laptop almış olsam da evdeki internetin süresinin bitmiş olması gibi pek çok nedeni sıralayabilirim mazaret olarak. Bu ise bir teşekkür yazısıdır. Bugün yeni işimdeki ilk haftam bitiyor. Birçoğunuz bu haberi çarşamba günü öğrendiniz. Herkes şaşırıyor. Çünkü biliyorum ki eski işimle o kadar özleştirilmiştim. O yüzden bu şaşkınlık doğal geliyor bana.

Hey Starbucks neler oluyor dostum?

Starbucks=Lovemark. Bu benim için epeydir böyle süregelen bir şeydi. Her zaman da birçoklarına karşı sanki marka benim babamın oğlununmuş gibi de savundum. Özellikle "amerikancı" marka oğlum, hepiniz özentisiniz, deyip yine o dönemler Mc Donalds' lardan çıkmayan arkadaşlarıma karşı çok daha fazla savundum. Çok platformda emparyalizme karşı olsam da iş Starbucks'a gelince kavram benim için memnuniyetle değişiyordu. Çünkü marka beni çok iyi anlıyordu.

Inception Filmi Ön Gösterimi

Çarşamba Günü Inception filminin ön gösterimindeydik. Tek kelimeyle nefisti. Filmi mutlaka bir kez daha izleyeceğimi daha izlerken biliyordum. Sanırım bugün filmi yeniden izleyeceğim tabi yer bulabilirsem sinema salonlarında :D

Leonardo' ya bayıldım ya ben. Hatırlıyorum ortaokul 1. sınıftayım. Titanic filmi yeni çıkmıştı. Herkes nasıl hasta Leo' ya. Bende gram beğeni yok. Hatta sinirimi bozuyor bu durum. Kızlar ayılıp bayıldıkça ben sarı çıyan diyorum kendi kendime noluyorsa. Ama Inception' daki hali gözümün önünden gitmiyor. Bir insana bu yakışır mı alın kırışıkları. Sonra giydiği o takım elbiseler de ayrı bir hava atmıştı bunu eklemeden geçemeyeceğim.

Neyse neyse şimdi filme gelirsek eğer filmdeki kurgu çok iyiydi. Bir rüya içinde 2 riya daha görüyorsunuz. Dolayısıyla 3 katman oluşuyor bilincinizde. Katmanlar arttıkça bilincinizin derinliklerine inip fikri tohum olarak bırakıyorlar. Nefis bir düşünce nefis bir kurgu nefis görsellik ve animasyon. Paris sokaklarının yeryüzünü ve gökyüzünü kapladığı o sahne en beğendiğim sahneydi. Şimdi burada anlatırken yeniden izlemek için çıldırdım resmen. Bir de son olarak filmde Düşünseli ve bilinç korumaları bana Harry Potter'ı hatırlattı. Çok sevmemin sebeplerinden biri de belki buydu.


Filmi mutlaka izleyin gençler. Zira film daha şimdiden Imdb' de en iyi 250 film arasında 3. sırada. Tüm oylayanlardan toplamda 10 üzerinden 9.2 puan almış görünüyor. Benim puanım da 9 gibi görünüyor.
Bakınız burada da fragmanı bulunuyor. Benim sözüm yetmezse diye (:










Betül KARA
22:29
29 Ağustos 2010, Perşembe

Müşterinin Kabullenmesi ya da Müşteri Her Zaman Haklıdır mı?

Malumunuz Evimizinherşeyi.com yatırım almasıyla birlikte yeni ofisine taşındı. Yeni ofisimiz Esentepe, iş merkezlerinin yoğunlaştığı Kasap Sokak' ta. Öğle yemeklerinin yoğunluğunu staj günlerimden sonra yeniden yaşamaya başladım. Tam zamanında yemek için çıkmazsanız öğle tatilininizin yarıya yakın bir zamanını, verdiğiniz siparişi beklemekle geçiriyorsunuz.

Hemen bizim iş merkezinin altında bakkal, cafe-restaurant karışımı bir yer var. Orada çalışan bir kız var ki ofisçek birçoğumuzun sempatisini(!) kazanmış durumda. Ben hayatımda bu kadar küt küt sert ve tavırlı cevap veren bir servis elemanı görmedim. Zaman zaman bana karşı yapılmış bir hareket olarak görüyorum bu kızın davranışını. Ki konuşuyoruz aramızda hepimize öyle davranıyormuş. Bugün yemek de dikkat ettim yine başka insanlara da aynı nezaketle davranıyor. Anladım ki kızcağızın mizacı bu. Ve gördüm ki tüm müşteriler bu durumu kabullenmiş ve o ne kadar ters davransa da herkes sabırla ihtiyacını karşılıyor burada. İşte müşteriye uyum sağlamak yerine müşterileri kendine uyum sağlamasını sağlayan başarılı bir örnek görüyorum.

Müşteriye tüm nezaketiyle davranmasına rağmen yine müşterinin kabullenmesi gereken durumlarla da karşılaşıyoruz tabi ki. Yine bu iş merkezlerinin yoğun olduğu Levent, Beşiktaş özellikle Maslak gibi yerlerde yemek saatleri yoğunluğu hat safhada oluyor doğal olarak. Burada hizmet veren cafeler, restaurantlar neredeyse sadece 2 saat için çalışıyorlar diyebiliriz. Muhtemelen sabah saatleri öğle vakti için hazırlıkla geçiyorsa öğleden sonra 3 sonrasına kadar çalışıyorlar dersek yeridir. Öğle yemeği saatleri dışında sinek avladıkları muhtemeldir. Şu öğle saatlerinde 2-3 saatliğine öğrencileri bu işlerde çalıştırmaları çok iyi olur diye düşünürdük Nexum Boğaziçi' nde beraber çalıştığım Gökçe ile. Hem öğrenciler harçlıklarına katkıda bulunmuş olurlar hem de bu yerler son derece kaprisli _belki de işin stresinden 1 saatliğine ayrıldıkları için bu kapriste son derece haklı olan_ çalışan kesimin şikayetlerinden kurtulmuş olurlar. Lakin gelin görün ki müşteri olarak bu yoğunluğu da kabullenmiş bulunuyoruz. Müşteri her zaman haklı mıdır? Olmasa da öyle davranmak şart mıdır? Akışına bırakalım nasıl olsa alışırlar mı (: tam kestiremiyorum bu işi açıkçası.

Bence bu kabullenmişlik zaman zaman canımı sıkan olaylar yaşasam da iyi bir şey. "Daha fazlasını iste" çağının direncini biraz olsun kırıyorsa daha da güzel bir şey :D

Betül KARA

13:12
26 Temmuz 2010, Pazartesi

Saturday Nights Fever

Cumadansa cumartesi gecelerini yeğler oldum. Cuma günleri okul yıllarımdan beri hep favorim olmuştur. İşe başlamamla birlikte bu konuda bir değişikliğe gittiğimi fark ettim. Cumartesi günlerinin ayrı bir tadı olduğuna inanmaya başladım galiba.

Haftanın tüm yorgunluğunun atıldığı uzun bir uyku ile başlayan gün akıl edip de bir brunch ayarladıysam eğer muhteşem bir kahvaltının ardından acaba bu akşam neler yapsam düşüncesiyle devam ediyor genellikle. Hele ki son zamanlarda tanıştığım hayatımı doldurduğuna inandığım arkadaşlarımla geçireceksem daha da keyiflenebiliyor. Eliflerde sabahladıysam Elif' in hazırladığı güzel kahvaltıyla beraber Uğur'un Family Guy' ın en son bölümünü ayarlaması keyfime keyif katıyor. Muhtemelen kahvaltıdan sonra da Emre ile güzel bir İstiklal öğleden sonrası geçiriyorum. Sen de Cihangir ben diyeyim Tünel... Emre'yle her hafta en az 2 gün geçiriyorum son 3 yıldır. Bazen kendime de soruyorum bu soruyu nereden buluyoruz o kadar çok konuşacak şeyi acaba? İşte bu tipik cumartesi artık vazgeçemediğim alışkanlığım oldu.

Bu cumartesi ise cumadan üşüttüğüm için benim için bir kabus olacaktı neredeyse. Hafta içinden Tomtom' daki sokak partisi için bazı arkadaşlarımla sözleşmiştim. Eve geldiğimde inanılmaz bir kırgınlık ve baş ağrısı beni yatağa soktu. Saate baktığımda akşamın sekizi olduğunu gördüm. Arkadaşlarım ısrar etmeselerdi yatağa kendimi mahkum edecektim ve muhtemelen bu kadar çabuk ayağa kalkamayacaktım. Evde Eda da yoktu bu hasta halimle bana bakacak kimsem de olmadığından :( biraz giyinip süslenip iyi hissediyorum kandırmasıyla attım kendimi sokağa... Asmalı' ya ulaştığımda Allahım ben bir manyağım nereden de kalktım yataktan diye düşünürken, muhteşem geçen cumartesi gecesinin yeni yüzleri ile tanışıyordum. Karşımda 6 kişi duruyor ve ben içlerinden yalnızca birini tanıyorum ve hastayım :D Neyse ki bir toprak çıktı yine. Seviyorum memleketim insanlarını. Adanalı her yerde karşıma çıkıyor. Dün de beni yalnız bırakmadı Adanalıyık kültürü (:
Önce Otto ardından küçük bir Faces ve nihayet İndigoooo... Tomtom'a beni davet eden Mfyz' nin de aramıza katılmasıyla gecemize devam ettik. Neyse ki beni dans için zorladılar. Gariptir dans ettikçe kırgınlığım atıldı bir baş ağrım kaldı o da nazar boncuğum olsa gerek (:

Evden çıkarken kendimi kandırıyorum diye düşünürken aslında fikrim işe yaramıştı. Yatağa bağlı kalsaydım iyice hasta psikolojisine girip kendimi daha da hasta hissedecektim. Aksini yaptım ve hastalığımdan eser kalmamıştı bu sabah kalktığımda... Eski neşem, rahatım, gevezeliğim olağanca bütünlüğüyle olduğu yerdeydi... Hem hastalıktan kurtuldum hem de çok tatlı insanlarla tanıştım. Hastalığı yenmenin üstüne Fenerbahçe Baraka'da sıcak ama keyifli bir kahvaltı sonrası kahvesi ardından evde film keyfi (Ay lav yu filmini izledik. Filmi bilare yazacağım.) Bitmedi üstüne Çamlıcada uzunca bir okey faslı... Sonuç Sibel ile muzaffer bir oyun oynadık.

Uzunca bir süredir ileti olarak kullandığım bir şey vardı. " One Saturday Night ". Bunu ilk kullandığımda çok daha farklı bir şey için kullanıyordum. Şimdi fark ediyorum da cumartesileri inanılmaz keyifli şeyler yaşıyorum.

Yine uzunca yazdım ama o kadar keyiflendim ki sizinle paylaşmak istedim. Hem hasta olanınız varsa benim yaptığı yapın. Göreceksiniz iyileşeceksiniz hem de farkında olmadan (:

Cumartesi...Hele ki aylardan yazsa; nefis bir şarap içmiş gibi kekremsi, baş döndürücü olabiliyor kimi zaman...O zaman hadi bunu dinleyelim...


U2, The Corrs - Summer Wine (Video)
Yükleyen wayat. - Yüksek çözünürlüklü video keyfini yaÅ�ayın!

23:24

25 Temmuz 2010, Pazar

Yazıyorum, Takip Ediyorum, Ediliyorum, Ediliyoruz... Oh mis!

Şu blog yazma meselesi acayip bir hâl almaya başlıyor. Benim ilk bloggerlık çalışmalarım 2005 yılına dayanır. O zamanlar lise bitmiş üniversiteyi yeni kazanmışız, deliler gibi msnde zaman geçiriyoruz. Bazen kızıyorum o kadar zaman geçirdiğime bazen de diyorum bir daha o yaz olduğu gibi bomboş bir zamanım olmayacak. Nitekim insan zaman zaman bomboş hiç bir şey yapmadan öylece bir başına kalmak istiyor. Kısa süreli bir arayış olsa da bu olmuyor mu canım arada oluyor işte :D Neyse bu boş zaman geçirdiğim dönemlerde live'ın sağladığı space hizmetini kullanıyorum. Öyle böyle değil, nerede fotoğraf çektirsem oraya hop düşüyor, nereye gitsem hop anı tadında yazılıyor, hava durumları mı istersin müzik listesi mi her şeyi her şeyi paylaşıyorum. Meğersem o yıllardan Web 2.0 çağına adım atmışım da haberim yokmuş (:

Ancak hayatımda o kadar saçma sapan yazılar yazdığım bir dönem daha olmamıştır sanırım. Utancımdan silmişim o yazıları ne yaparsan bir ekran görüntüsünü alman lazımmış :D



Bu yazının sebebine gelince sürekli yazılarımı takip eden biriyle tanıştım. Habibe Börklü Karabulut' la. Nasıl keyifli bir şey anlatamam. Meğersem yazılarımı merakla bekler olmuş. Hatta geçen gün benim Sil Baştan filmini anlatmama istinaden gitmiş filmi almış izlemek için. "Merakla bekler oldum artık bir sonraki yazında ne anlatacaksın diye" dedi. Şaşırdım vallahi, öyle çok merakla beklenecek şeyler yazdığımı da sanmıyorum ya. Demek ki insanlara enteresan geliyor. Bu blog takip etme işi genellikle kişisel blog yazan insanlarınkiyse hele bana biraz "BBG" evi tadında bir şey izliyormuş gibi geliyor.

Bir de garip bir hastalık halini alıyor bu zamanla. Nereye gitsen, ne okusan, ne aklına gelse; önemli, önemsiz anlatma ihtiyacı duymaya başlıyorsun. Takip eden sayın arttığı zaman insanlara daha fazla şey yazma gereği hissetmeye başlıyorsun. Çünkü genelde şöyle bir kanı var. Herkes bir blog yazıyor ama kimse kimseyi takip etmiyor, yazılarını okumuyor gibi. Arada böyle güzel paylaşımlar yapılınca demek ki hepimizin dikkatini çekebiliyor ve zevkle okuyabiliyoruz.

Ben de haziran ayında aldığım gazla sürekli bir şeyler paylaşmak istiyorum ama bir yandan da bilgisayarın başına geçmek istiyorum. Zira bildiğiniz internet bağımlısı biri oldum çıktım. İşim zaten internetle alakalı, evde tv de olmayınca hemen internete sarmaya başlıyorum. Artık kendimi biraz daha sanal olmayan bir şeylere vereyim diyorum, bu sefer de blogumu ihmal ediyorum...

Neyse neyse bir yolunu bulacağız artık. Bu da böyle bir şey işte...
Hepinizi çok öpüyorum, uykum geldi, yarın inşallah 2 haftadır dört gözle gitmeyi planladığım havuzuma gideceğim. Dua edin de bol güneşli olsun yahu...

Bir daha öptüm gençler...

01:02
17 Temmuz 2010, Cumartesi

Çamlıca'da kafama dank! geldi (:

Bu gece nefisti. Bir süredir tanıdığım, sohbet etmeyi çok istediğim ama oturup adamakıllı bir türlü muhabbet edemediğim bir arkadaşımla Çamlıca' ya gittik. Hayatımdaki en güzel nargileyi içtim desem kesinlikle yalan olmaz. Çünkü efendim ben nargile içerken hep yakarım. Dolaysıyla boğazım kötü olur, midem bulanır vs. nargile keyfi, nargile kabusuna dönüşüverir. Siz de benim gibi bu sorundan muzdaripseniz Çamlıca' daki Balcoon Cafe' ye mutlaka bir uğrayın derim. Nargilesinin yanında bir de enfes bir manzarası var tabi onu da yabana atamam.

Gel gelelim apışıp kaldığım konuya. Yıllarca hep öğrencilik hayatımda yaptığım işlerle, boş durmamamla övündüm durdum. Oysa dün öyle bir hikaye dinledim ki resmen ağzım açık kaldı. Kimseyi kolay kolay kıskanmam ama dün öğrenciyken ve işini kurma arefesinde neler yaptığını anlatan arkadaşıma karşı nefis bir kıskançlık hissettim. Aldığı bir ödül var ki hele o nokta son oldu benim için.

O da tam benim gibi bütün öğrencilik hayatı boyunca pazarlama dersini tek dersi bellemiş, farklı şeyler yapmak istemiş durmuş. Marka oluşturmak onun da benim olduğu gibi hayaliymiş. İşte hedefler, yapılanlar parallellik gösterdiği halde aramızda keskin bir çizgi olduğunu gördüm. Bu çizgi, onu kendi işinin sahibi beni ise bir çalışan yapıyor tam da. Hayallerini hep en üst seviyede tutmayı bilmiş. Bense uzun yıllardır hayal kurmuyorum. Hedeflerim bir robota belirlediğiniz yol rotası tadında. Hedeflerim var ama bunları kafamda canlandırmaktan korkuyorum uzun zamandır. O kadar boş zaman geçirdiğim hissine kapıldım ki. Bir de hâlâ daha biz kimiz ki demesi yok muydu? Üstelik aramızda sadece bir yaş var. Güleyim mi ağlayayım mı bilemedim.

Bir seminerde tanışmıştım kendisiyle. Orada kurduğu bir cümle onunla tanışmam için tetikledi beni. İyi ki tanışmışım, dün de iyi ki de onu dinlemişim. Farkındalık yarattı. Kimden ne ilham alacağınız hiç belli olmuyor işte...

Konuşmak daha dolu konuşmak, paylaşmak daha içten paylaşmak, yaşamak daha insanca yaşamak lazım...

Betül KARA

01:05
15 Temmuz 2010, Perşembe