60 Saniye İnternette Neler Oluyor?

Çok güzel bir infografiğe rastladım. Sevgili Serbay tweetlemiş. Ben de bir nevi bu veriyi kaydetmek amacıyla bir post hazırlamayı düşündüm. Hem uzun zamandır çok uzak kaldım paslandım. Kendimi unutmayayaım. (:
Bakın 60 saniyede internette neler oluyor. Buyrunuz efendim:

Yaradan' a dönmek Pişmek demekmiş

“Bu dünya bir ağaca benzer; biz de bu alemdeki yarı ham, yarı olmuş meyveler gibiyiz. Ham meyveler, dala iyice yapışmıştır, ağaçtan kolay, kolay kopmazlar. Çünkü ham meyve köşke, saraya layık değildir ki. Fakat oldu da tatlılaştı, dudağı ısırır bir hale geldi mi, artık dallara iyi yapışmaz hemen düşüverir. O baht ve ikbal yüzünden adamın ağzı tatlılaştı mı insana bütün cihan mülkü soğuk gelir. Bir şeye sımsıkı yapışmak, bir şeyde taassup göstermek hamlıktır.”

Hz Mevlana

Fatmanur Erdoğan'ın paylaşımıydı bu. Ben de sizinle paylaşmak istedim. Kendisine teşekkür ederim. Nefes almak için bir ara vermiş oldu bana. Nefes almak gerek yoksa ölmeye pek uzak sayılmayız her bir saniye. O yüzden alabiliyorken almak gerek o günün nefesini.

İlk Çekiliş Kazancım, Mill and Fashion ve Hediye Çeki

Ben hep çekilişlerden kaçan, "amaaan bana nerde çıkacak o ödül" diyenlerden oldum. Şimdiye kadar çekiliş kazancın oldu mu hiç derseniz buna gururla "evet bir kere oldu" diyebilirim.

Ortaokul ikideyim. NumberOne (Hala var değil mi bu kanal?) diye bir kanal vardı onu izliyorum. O zamanlar yabancı şarkı manyağıydım. Duyan arkadaşlarım inanmaz şimdi. :) Neyse efendim NumberOne "Anneler Gününe" özel bir program hazırlmış. Programda annesine en güzel mesajı yollayan kişilere hediyeler gönderiyorlar. Canlı yayında bilgisayarın ekranını da gösteriyorlar. Düşen mailleri canlı canlı görebiliyorsunuz filan. Ben de mynet.com :D uzantılı mail adresimle mailimi attım. Ve kazandığım ürünü söylediler. Bunun üstüne ben durur muyum gittim iki tane fake adres açtım onlarla da mail attım (bu bir itiraftır zamanının ilk kampanyacılarındanım ben). Günün sonunda 3 tane ödül kazandım. Tabi bu arada şüphelerim de yok değil. Aynı adresi verdim acaba göndermemezlik yaparlar mı diye.

Kurban Bayramına İkame Cadılar Bayramı

Bayramdan uzakta olmanın acısını Hallowwen ile çıkarmak istiyorum.Geçen hafta 2. Halloween'imi yaşadım burada. İlkini Almanya'da iken yaşamıştım. Çok ciddiye alıp bir kıyafetli biz kalırız diye korkmuş normal kıyafetlerle gitmiştik. Sonra baktık ki insanlar hazırlanmış. Hiçbir şey yapmayan makyajını yapıp gelmişti.

Karlsruhe 2008 Halloween

Cemal Sürey(y)a - Gitmekle Gidilmiyor ki...

Harun KARA' ya teşekkürler
Gitmekle gidilmiyor ki…
Gitmekle gitmiş olamazsın;
Gönlün kalır,
Aklın kalır,
Anıların kalır.

C.Süreya


P.S. Lisede bir kız vardı aynı benim gibi. Gökkuşağı gibiydi. Ama renklerini saklattmışlardı. Renklerini bulması ümidiyle...

Kasımda Aşk Başkadır! (Sweet November)

Kasım ve aşk…En aşık olunası zamandır sanki.Sanki sonbaharın en kızıl haliyle aşkın rengi kırmızı birbirine kenetleniverir bu ayda.Kasımda Aşk Başkadır, sadece o zamanda.

Kasımda Aşk Başkadır, romantik filmler kategorisinde kuşkusuz ilk beşte sayılabilir. Oyunculuk bakımından kanımca Keanu Reeves filmde anlatıldığı gibi aşık erkek psikolojisine girememiş, tam anlamıyla rol yapmaktadır. Halbuki Keanu Reeves & Charlize Theron ikilisini "Şeytanın Avukatı" filminde izlediğimde çok yakıştırmıştım. İzlediğimiz bir aşk filmi olmasına rağmen Keanu Reeves cephesinde rolün tam oturmadığı düşüncesindeyim.Charlize Theron tarafında ise işler daha iyi. Theron rolünü başarıyla gerçekleştirmesiyle birlikte uçarı kız havalarıyla insana “cuk” oturmuş hissini uyandırıyor.

Hikayeye dönersek şayet Nelson (Keanu Reeves) başarılı bir reklamcı ve hırsıyla yaşamı ıskalamış biriyken esas kızımız Sara (Charlize Theron) yaşamı iliklerinde hissedercesine yaşamayı kendine misyon edinmiştir. Aslında sorduğum zaman kendime; birçok insan için; Kasımda Aşk Başkadır filmini bu kadar özel kılan nedir diye cevabımı bulmakta zorlanıyorum. Hikayeye ayrıntıları göz ardı ederek baktığınızda güzel ama imkansız bir aşk izliyoruz. Hayatın içinden tipik bir hikaye. Sorumun cevabı da kendiliğinden çıkıyor bu noktada sanırım. Hayatımızda hangimiz bitmesini istemediğimiz bir aşk hikayesi yaşamadık ki. Zamanın öylesine götürdüğü yere kadar gitmek isterken siz her zaman bu şansı tanımayabilir hayat size. Tıpkı filmin muhteşem müziği only time da geçtiği gibi. Enya’nın “only time” ı özellikle Nelson’un Sara’yı çaresizce bırakıp gittiğinde; beraber zaman geçirdikleri bütün mekanlarda onu tekrar tekrar hatırladığında muhteşem bir etki bırakmaktadır.

Umutsuz bir romantik ruhunuz varsa Nelson’un “Sen benim ölümsüzlüğümsün” ve ”Kasımdan başka bildiğim bir şey yok” replikleri üzerinizde kaçınılmaz bir etki bırakacaktır. Elinize alacağınız koca bir kupa kahveyle birlikte pencerenizi tıkırdatan yağmur eşliğinde battaniyenin altına girip izleyebileceğiniz hayata dair aşka dair bir filmdir Kasımda Aşk Başkadır.

Mevsim Sonbahar Sevgilim

Piraye için Yazılmış:  Saat 21-22 Şiirleri

Çiçekli badem ağaçlarını unut.
Değmez,
bu bahiste
geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı.
Islak saçlarını güneşte kurut :
olgun meyvelerin baygınlığıyla pırıldasın
nemli, ağır kızıltılar...
Sevgilim, sevgilim,
mevsim
sonbahar...




Nazım Hikmet Ran
8 Kasım 1945

Sevgilim mevsim sonbahar ve sen benimlesin (:

Kelebekler Neden? Korkudan mı Yoksa Aşktan mı?

"I had butterflies in my stomach" yazıyordu kitapta. "had butterflies" ne demek diye sordu sevimsiz şey. Sonra da "feeling nervous" (endişeli hissetmek) diye açıkladı. Ardından Rusya'dan bir kız, Polonya'dan başka bir kız bir de ben:
- Heyecanlanmak anlamına da gelmez mi? diye sorduk.
-Hayır dedi, "bu endişe hissetmektir" diye ekledi. Biz ise;
-Ama birini öptüğünde ilk defa ya da hoşlandığın birini gördüğünde karnında kelebekler hissetmez mi insan? dedik. "Bu pozitif anlamlı bir şeydir." diye devam ettik.
-Hayır yanlış biliyorsunuz, o his endişeli bir histir. dedi.

Rodrigo'nun Gitar Konçertosu

Lise 1'deydim.

Resim derslerimiz için şanslıyız ki atölyemiz vardı. resim yaparken hoca müzik koyardı. En çok dinlediğimiz müziklerden biri klasik müzik karma cd siydi. O cd yi bana üst sınıflarımızdan bir çocuk kopyalamıştı. 3 adet karma klasik müzik cd im vardı.

O derslerde en çok beğenerek dinlediğim parçaydı bu. Rodrigo'nun Gitar Konçertosu. Ders çalışırken dinlediğim, üzerime garip bir huzur ve hüzün getirirdi kimi zaman bu uzun konçerto*.

Müziklerdeki değişkenlik, iniş çıkış sanki hayatımızın içinde bulup sürekli kaybettiğimiz dengeyi anlatıyordu. Bazen ısrarcı ve hızlı koşuşturmada, bazen genç dinamik bir havada bazense hiddetli aşılması güç bir enerjiyle, ama sonunda hep bilgece ve sakince...

İyi dinlemeler.



*Konçerto, sanatçının bir veya birkaç müzik çalgısıyla virtüözitesini (çalma ustalığı) ve müzikal yeteneklerini dinleyiciye sunmak amacıyla icra edilen müzik parçasının genel adıdır. Genellikle ilk bölüm hızlı, ikinci bölüm yavaş, üçüncü bölüm ise yine hızlı olur. En genel şeklinde bir solo çalgı ve orkestra olur.

"Meğer bir masalmış, aşk masalı..."

Blogumun ikinci konuğu bir Ankara yemeğinde tanıştığım, sosyal mecralarda severek takip ettiğim, sohbeti, aklı ve duruşuyla çok beğendiğim, pek muhterem _İzmir insanı_ sevgili arkadaşım Mümin.

Mümin blogunda daha önce yayınlamadığı bir hikayeyi paylaştı benimle. Kendisine çok teşekkür ediyorum ve ekliyorum: eğer takip etmek isterseniz şuradan Mümin'in bloguna ulaşabilirsiniz.


---------------------------

Aslında beklenmedik bir şey de değildi..

Bir sabah yataktan sıçradığında sadece açık perdeden içeri süzülen bahar güneşi ve odada bıraktığı hafif sıcaklığın yanında havada uçuşan tozlardan başka bir şey yoktu etrafında. Yine de etrafına bakmak yerine gözlerini tavana dikip biraz önce gördüklerini tekrar gözlerinin önüne getirdi. Düşündü, düşündü, düşündü..
“Neden?” diye sordu. “Neden şimdi?” Kötü bir zamandı ve beklediği son şey rüyasına gelmişti. Kendisini kaçınılmaz sona biraz daha yakın hissediyor ama yine de, kendini duvardan duvara vurduracak, o sondan mümkün olduğu kadar uzak durmak istiyordu.

Türkiye' nin Neden Dünya Markası Yok?

Geçen gün Ace Hotel lobisindeki gözlemlerimi anlatmıştım. New York'a gelince Uzun zamandır görmediğim arkadaşım Gökhanla yeniden o pazarlama sohbetlerimizden birini yaptık. Yine ne kadar keyifli bir sohbet olduğunu anlatmama gerek bile yok aslında. Gökhan Türkiye'deyken de sohbetinden en keyif aldığım insanlardan biriydi. Laf lafı açtı, onu eleştirir, buna kızarken sohbetimiz döndü dolaştı yine geldi aynı konuya: "İşte abicim, Türkiye neden marka çıkarmıyor sorusunun cevabı budur" dedik ikimiz de.


Bize göre en büyük sebeplerinden biri "uyanık esnaf" kafasından bir türlü sıyrılamamamız. Birçok başarılı iş adamı ya da profesyonel yola idealist çıkıyor belki de. Kafalarındaki hayali gerekleştirmek için çok uğraşıyorlar. Kimi zaman insanlara usanmadan sıkılmadan projelerini anlatıyorlar. Yeri geliyor devlet kapısında işlerini halletmek için sürünüyorlar. Ya tüm bunların yorgunluğu idealleri unutturuyor ya da işler tıkırında gitmeye başlayınca alınan arpanın tadından idealler unutuluyor, göz ardı ediliyor. En çok kızdığım, eli biraz para görünce daha fazla para hırsıyla kalitesinden, farklılığından vazgeçip ucuzcu (ham madde ya da iş gücü) olmaya başlayan kesim. Böyle köylü kurnazlığıyla nasıl insanları peşinden sürükleyen, arzulanan bir marka çıkarabilirsiniz ki. Herkesten önce siz yaptığınız "şeye" olan tutkunuzu yitirmişsiniz. Sizin tutkunuzu yitirdiğiniz "şeye" (ürün) insanlar neden daha fazlasını ödesin neden onu üstünde taşısın?

Lovve with Ace Hotel

Keşifler başladı. (:

Dün çok sevdiğim eski dostardandenilebilecek bir arkadaşımla buluştum New York'ta. Önce Fatih'in de aramıza katılmasıyla bir Capon restaurantında yemek yedik. Ajisen Ramen. Çok uygun fiyata yiyebileceğiniz yemekleri var.  Hem ne yediğinizi anlayabileceğiniz hem de öğle yemeği için çevrede çalışan bir insansanız kolaylıkla tercihiniz olabilecek bir mekan. Biz 8-9$ civarındaki lunch box ayarında bir yemek ısmarladık. Dahil olan şeyler ise, chicken teriyaki, california roll, bir de bildiğiniz Japon pilavı. Öncesinde gelen o iğrenç çorba dışında oldukça mutlu olduğum bir yemek diyebilirim.

Asıl bahsetmek istediğim yer ise Ace Hotel. 20W 29th Street' teki otelin lobisinde insanlar sohbet ediyor, laptoplarını kapmış gençler çalışıyorlar. Oldukça hoş bir ortam ve tasarıma sahip bir yer. Bazı mekanlar vardır. Gerçekten ruhları olduğuna inanırsınız. Ace Hotel' in de ben de ilk bakışta uyandırdığı intiba kendine has bir ruhu olduğu yönündeydi.

I want to wake up in that city, That doesn' t sleep.

Eylülü atlatmadan nasıl yazacağım diye kendi kendime merak eder olmuştum resmen. O gün bugünmüş. Newyork' a gelmemin hafta dönümü.


Dediğim gibi son bir haftadır farklı bir şehirdeyim. Hep gelmek istediğim, bir süre mutlaka orada yaşamalıyım dediğim şehre geldim sonunda. Planlarım şimdilik çok basit ama ayrıntıları, neler olacağını ben de bilmiyorum. Siz de benimle birlikte buradan öğreneceksiniz.

Kendimi bıraktım rüzgara, ne taraftan eserse o tarafa dönüyorum yüzümü. Ilık ılık tenimi öpüp geçiyor şimdilik, gün gelip belki kasırgalar da kopacak. Olsun daha önce hiç kasırga görmemiştim, güzel deneyim olacak!  (;






P.S. En sevdiğim iki Newyork şarkısını paylaşmadan olmazdı (:


Betül KARA

10:42
21 Eylül 11, Çarşamba

Bayram Üzerine bir Reklam

Bugün işe gelirken şu reklamın outdoor çalışmasını gördüm. İlanda ""Nerede o eski bayramlar?" diyenleri memnun edecek kredi" yazıyordu. Aynı reklamın Tv spotunu da görmüştüm daha önce. Hatta birkaç banka daha bayram kredisinden bahsediyordu. Reklamlar beni nedenini anlamadığım bir şekilde rahatsız etmişti. Bugün fark ettim rahatsızlığımın sebebini.

Eskiden insanlar bayramda yapacakları için kredi alır mıydı acaba merak ediyorum. Bana göre bunda iki sebep var sanırım. Birincisi gerçekten insanlar artık bayramda yapacakları harcamaları bile karşılayamayacak duruma geldiler. İkincisi ise daha acı ne yazıkki, 3 günlük bayramı hemen sahil şeridine koşup sadece tatil olarak algılamaktan ileri geliyor sanırım.

İlandaki bu manidar göndermeyi bulan ajansa buradan teşekkürü borç biliyorum ki aklıma bunları getirttiler.





Not: İnsanların Ramazan Bayramı'na şeker bayramı demeleri bir o kadar sinirimi bozuyor. Neden bu kavramları değiştirme çabası? Niye?

Bana kalırsa Ramazan Bayramı'nın sonuna sponsored by Coca Cola da denilebilir artık.

Betül KARA

11:29, 19 Ağustos 2011

Harry Potter Oyuncuları Nasıl Veda Etti

Kafayı yemiş olabilirim. Serinin son bölümünü izlediğimden beri üzerimde bir Harry Potter aşkıdır ki sormayın. Ben de bu kadar sevdiğimi bilmiyordum bu hikayeyi.

Oyuncularla ilgili ne görsem ne duysam dikkat kesiliyorum. Emma'nın yaptığı manita haberlerinden birine gözüm takılmışken şu videoya rastladım. Paylaşmak istedim.

Kucaklaşıp bir de ağlıyorlar. Bıdıklarım.

PS. 1- Yerim sizin İngiliz aksanınızı.
2- Videonun son karesi çok acıklı lan. :(

Yeditepe Üniversitesi' nden "Sosyal Medya Yönetimi" Yüksek Lisans Programı

Sosyal Medya nereden nereye? İlk tanıştığımda bu olguyla henüz üniversite öğrencisiydim ve yaptığım bir staj esnasında tanışmıştım. Ne yazık ki okulumda gündemi takip eden o kadar yenilikçi hocalarım yoktu. Şimdi ise birçok üniversitede sertifika programları, lisans programları açılıyor bu konuda. Bunlardan en dikkatimi çekense Yeditepe Üniversitesi' nin açtığı yüksek lisans programı oldu. Yeditepe Üniversitesi zaten hali hazırda sosyal medyayı en etkili kullanan üniversitelerden biri. Şurada blogundan siz de bazı detayları alabilir, profesyonel bir bakış açısıyla hangi sosyal ağlarda bulunduklarını görebilirsiniz.



Program hakkında bilgi veren programın kurucusu ve yürütücüsü Doç. Dr. Aykut
ARIKAN, “Sosyal Medya Yönetimi günümüzün modern işletmesinin temel süreçlerinden
biri haline geldi. Bu süreçte, üretim, pazarlama, satış, insan kaynakları vb. bir dizi temel
işletme süreci, kendini yeniden tanımlamaya başladı. Bunun nedeni, Sosyal Medyayla birlikte
yaşanan temel kırılmanın, bilgi tüketicisinin aynı zamanda onu üreten haline gelmesi, yani
tüketim ve üretim süreçlerinin iç içe geçmesinden oluşan yeni bir sürecin ortaya çıkmasıdır.”
diyor. Sosyal Medyada, değişik nedenlerden dolayı yönetilemeyen markaların büyük bir
yıkımla karşılaşacağını vurgulayan ARIKAN, bu durumun üstesinden gelmek için, Firma ve
Marka Stratejisi’yle, Sosyal Medya Stratejisinin hizalanması gerektiğini kaydediyor.

Yeditepe Üniversitesi Sosyal Medya Yönetimi (MBA) Yüksek Lisans Programı’nın,
bu yeni işletmecilik ve marka yönetimi ihtiyacına yanıt oluşturmak amacıyla, Sosyal Bilimler
Enstitüsü İşletme Anabilimdalı altında bir uzmanlık alanı olarak yapılandırıldığını açıklayan
ARIKAN, program, iş dünyasındaki değişik kademelerde, Sosyal Medya Yönetimi’yle
ilgilenen ve bu alanda ilerlemeyi hedefleyen profesyonellerle, alanın günümüzde ortaya
çıkmaya başlayan uzman/yönetici profiline hitap ettiğini belirtiyor.

Programdaki dersler, bu yaklaşım çerçevesinde çeşitlilik gösteriyor. İlk
dönemde, “Sosyal Medyada İçerik ve İfade”, “Sosyal Ağlar ve Ağ Temelli İş
Modelleri”, “Çevrimiçi İtibar Yönetimi: Sosyal Medyanın Yasal Yönleri & Etik”, “Sosyal
Salgınlar ve Viral Döngüler” ile “Sosyal Medya Pazarlaması” başlıklarında beş ders yer
alırken, bunu ikinci dönemde, “Bilgi Yönetimi & Wikiler”, “Sosyal Medya Araştırmaları: Takip
ve Söylem & Duyarlılık Analizi”, “Kitle İstihdamı (Crowdsourcing) & Sosyal İçerik”, “Sosyal
CRM & Değişen Müşteri Deneyimi” ve “Sosyal Medyada Çeşitliliği Yönetmek: Kültürlerarası
İletişim” izliyor. Öğrenciler, Yaz okulunda alabilecekleri “Etkenler & Kritik Kitle” ve “Sosyal
Mobilite: Konum Temelli Sosyal Medya” adlı iki ders ve bir Bitirme Projesi’yle, toplam bir yıl
içinde mezun olabiliyorlar.

Programla ilgili tüm detaylara, programa giriş koşulları ve iletişim bilgilerine; Yeditepe Üniversitesi'nin web adresinden “Öğrenci adayları” bölümü - “Öğretim” başlığının altında yer
alan “Lisans Üstü” linki - Sosyal Bilimler Enstitüsü başlığından ulaşabilirsiniz.

Hola! Comment ça va? I think I'm in love...

Evet sanırım öyleyim.

Bu yazı son birkaç gündür pek sevdiğim bir şarkıyı paylaşmak için tarihe geçiyor. Bir de miniklik arkadaşım Ezgi'ye dün blog  (bloga link verdim şimdilik yazı filan yok, ilerde inşallah.) açtım. Dedim uzun zaman oldu yine yazmadım yazma vakti geldi. Ezgi' den kıskançlık yani bir sebep de.

Bu sebebi gören mfyz bana trip atma olur mu? Bak o kadar Sono innamorata dedik (:

Harry Potter Rüyası Bitti ):

Yahu çocuktum okumaya başladığımda.

Harry Potter' ı elime 13-14 yaşımda aldım. Ama öncesi var tabi serüvenimin. Onu şu yazıda anlatmıştım gerçi. Bir daha aynı şeyleri söylemeyeyim.( Linke tıklayıp okuyabilirsiniz.)O yaştan şu yaşıma kadar tutkusunu barındırdı içimde. Üniversite 2 ye kadar kitapta neler olacak diye 4 gözle beklerdim. Bu seneye kadar da filmleri bekler oldum. Şimdi bu rüya bitti işte :(

Efendim bu son filme gelecek olursak eğer serinin en iyi film uyarlamasıydı diyebilirim birkaç ufak sahne dışında.
Bana göre hatalar nelerdi peki?

Kanımca en büyük yanlış klasik tüm Harry Potter filmlerinin başında dinlediğimiz soundtrack' in olmamasıydı. Başka bir müzik vardı, tamam o da güzeldi ama bizim müzik direkt insanı Harry Potter izliyorum layn heyecanına sokuyordu. Ondan yoksun başladık filmi izlemeye :( #fail1

Bir türlü sevemediğim Ginny ile sevgili Harryciğimin aptal öpücüğü var bir de. Adam aylardır o hortkuluk senin bu hortkuluk benim sevdiğinden uzakta, öyle mi öpüşür arkadaşım yeaa. Yok olmamış o da :( #fail2

Gelelim Bellatrix Lestrange' ın ölümüne. En büyük fail belki de buydu. Molly Weasley ile karşılaşan Beatrix yaklaşık 2-3 sn lik bir sahneyle taşlanma lanetiyle öldü gitti. Sen git Siruis Black'i, Dobby' yi, Fred Weasley ile Tonksu öldür ama kendi 2 sn de öl git. Olmamış. Daha çarpıcı bir sahne olaydı iyiydi. :( #fail3

Harry' nin öldüğünün sanılması #fail4 ! Malfoy'un annesi Narcissa Malfoy yere yığılan Harry' nin yanına gider ve ölüp ölmediğini kontrol eder. Tüm ölüm yiyenlere öldüğünü söyleyerek yalan söyler. Sen ki koca Karanlık Lord seriler boyunca öldürmeye çalıştığın çocukcağızı kontrol etme olacak iş mi arkadaş (:

Kim olduğunu bilirsin sen, Karanlık Lord, Lord Voldemort ya da basit adıyla Tom Marvolo Riddle'ın ölümü de kanımca pek şukela değildi. Ben ne bileyim bugüne kadar öldürdüğü tüm insanların silüetlerinin ortaya çıktığı enteresan efektli bir şeyler beklerdim.



Hem bu kadar eksi anlatıp nasıl en beğendiğim film diyorsun diyeceklere ise şimdi de bazı beğendiğim noktaları aktarmak istiyorum izninizle efem. Büyücü tarihine Hogwarts Savaşı olarak adı geçecek olan filmin son kısmı güzeldi. Özellikle Ölüm Yiyenlerin okula girmemesi için yapılan büyü duvarını çok beğendim. Sonra okulu çevreleyen Heykel Askerler filan baya etkileyici olmuştu. Sonra Snape' in ölümü pek acıklıydı ve düşünselinde gördüklerimiz pek duygusaldı be! Gözümden 2 damla yaş süzüldü burada.

Filmin sonundaki 19 yıl sonra bölümü ise oldukça keyifli. Bu kadar rezalet olmaz ama bence, kitaptaki hali de oldukça komikti, hiç olmasa daha iyi denilebilecek bir son yani hem kitap için hem de mecburen film için.



Başka bir versiyonu...



Bu da var.



Yine de bu saydığım hataları görmezden gelebilirsem eğer serinin en beğendiğim filmi oldu. Çocukluğuma dair bir şeyi daha yitirmiş gibi hissettim film bittiğinde.

Üzgünüm :(

Bakalım sırada ne var kaybedeceğim çocukluğumdan kalan...

Not: Unutmadan 3D bir işe yaramıyor, tabi gözünüzü yormaktan başka.


Betül KARA
18 Temmuz 2011, Pazartesi

Anne ben Gazino gördüm!

Rakı içmeye 2010 senesinin başında başlamıştım. Ve alkollü içecekler arasında sevdiklerimden biri oldu kendisi hem de ilk içişimde.

O ilk deneyimimi şurada anlaşmıştım, hatırlarsınız.

O ilk deneyimi anlattığım yazıyı sevgili Yakup Abi' nin açtığı feedte paylaşmıştım. Sonuç olarak Yakup Abi aracılığı ile Yeni Rakı beni fasıl sofrasına davet etti. Madem Despina'da 100 blogger aynı masa oturup mezeler yiyecek, rakımızı yudumlayıp, şarkı söyleyecek gerçek sofra muhabbeti nasıl olurmuş hep beraber yaşayacaktık.

Madam Despina'da sanırsam  27 Şubat 2010 günü hep beraber oturduk masa başına (: bir de ne görelim bizim blog yazıları cidden kitap haline getirilmiş. Anlayacağınız Yeni Rakı sayesinde aslında ben basılmış bir kitabı olan yazar sayılırım :D



O gece Sevgili Uğur Hocam'la aynı masada oturdum. Bana rakı masasına dair anılarını anlattı. Nasihatlar verdi. Sürekli de uyardı: "Bak ben hızlı içerim. Sakın bana yetişmeye kalkışma."

Bense hayatında ikinci kez rakı içen bir kızcağız olarak öyle güzel muhabbetle birlikte içiyorum ki hissetmiyorum bile hiçbir şey. Bilmiyorumki rakı ayağa kalkınca çarpıyor ve o zaman anlıyorsun sarhoş olduğunu. Bir güzel sarhoş oldum (: Ama hiçbir şey o günü muhteşem hatırlamama en gel olamaz. Rakımızı şalgamla tokuşturduk, şarkılarımızı söyledik, içkilerimizi içtik, eski aşklardan konuştuk, ağladık.







O günün anısına bir süre çok beğendiğim rakıyı içemedim. Kendisini içemesem de Yeni Rakı "Lovemark" larım arasındaki yerini buldu.

Sonra bir öğrendim ki Yeni Rakı boğazda "Gazino" kuruyor. Bu sefer de İstanbul'u anlatan yazımdaki fotoğrafım İstanblog sergisindeki yerini buldu. Kuruçeşme Arenadaki bu organizasyon bir de rekor denemesine imza attı. Yeni Rakı, aynı sofrada 1500 çeşit mezeyle rekor kırdı. Guinness Rekorlar Kitabının ülke temsilcisi aynı gün sahneye çıkarak rekoru ele geçirdiğimizi duyurdu. İstanbul' un, Avrupa Kültür Başkenti olduğu yıl  bir de böyle güzellik yaptık.

Boğazda püfür püfür minderler üzerinde Emre Aydın, Yeni Türkü ve muhteşem ses Emel Sayın'ı dinledik. Nasıl güzel bir kadın, nasıl bir ses Tanrım... Yeni Rakı çocukluğumdan beri hayran olduğum Emel Sayın'ı canlı olarak dinlememe vesile oldu hem de. Rakı içememiştim bu sefer ama o atmosfer bile yetti bana. Rakı bahane, muhabbet şahane oldu bu seferlik!

Derken takvimlerimiz 25 Haziran 2011' i buldu! En büyük açık hava gazinosunu kurdu yine Yeni Rakı bizim için Kuruçeşme Arena'da. Bu sefer Bi Büyük Fest'e yakışır, Bi Büyük Blog konseptiyle karşımızdaydı. Ortam ve konsept muhteşemdi! Tam bir gazino havası sonra. Arena'yı Gazino konseptiyle tasarlamışlardı. Beyaz masalar, masalarda kandiller... Sahnedeyse Gripin, Şevval Sam ve yineee Emel Sayın! Gelin görün ki bu sefer şanssızlık peşimizi bırakmadı havada yağmur, bizde ise sönmek bilmeyen bir Türk Sanat Müziği (TSM) aşkı. Yılmadık, yağmur altında da olsak o muhteşem sesleri dinledik. Bu kez masamı Sevgili Tutku, Volkan, Taner ve kardeşi Yener ile paylaştım. Çok eğlendik, sektör kurtarma sohbetlerimizi yaptık, TSM' den konuştuk, şarkı söyledik, meze yedik, peynirin alasını yedik (Sütaş Süzme bir harika) mis gibi rakımızı içtik. Evet 1,5 yıl sonra rakıyı yeniden içmeye başladım.






Yeni Rakı yine süper bir organizasyona imza attı. Ben yazıyı geciktirdim ama yazmasan vallahi yazık olacaktı bu güzel etkinliğe. Hem de bir marka nasıl adım adım kana işliyor onu incelemiş oldum bir nevi. Efendim lovemark olmak zor şey. Nitekim Yeni Rakı son yıllardaki vizyonu, reklamlarındaki tüm kreatif çalışmaları ile bunu oldukça güzel yönetiyor. Öyleki reklam yasağından dolayı insanların yalnızca internetten izleyebildikleri reklamlar birçok kişinin öyle hoşuna gidiyor ki, herkes gönüllü Facebook hesaplarında, Twitterlarında bu videoları paylaşıyorlar. Sözlerime yine muhteşem bir Yeni Rakı videosu ile son vermek istiyorum. Bu videoyu birçoğunuz internetten izlemişsinizdir. Türkiye'nin kocaman bir sofrada bir arada olduğu bir video bu.



Peki bi büyük şarkının sizin koronuz versiyonundan haberiz var mı? Onun için bu sayfayı ziyaret edecksiniz.

Neyse...

Allah'ım yine mi güzeliz?
yine mi çiçek? yahu...  (:

Betül KARA

6 Temmuz 2011, Çarşamba

Kişilik Envanteri Yaptım!



Kariyer.net'in ücretsiz bir servisi var. D.I.S.C. Kişilik Envanteri. Çok eskiden beri bilmeme rağmen bu sabah gelen mail ile ben de yapayım dedim.

Aşağıda gördüğünüz maddeler benim özelliklerimi oluşturuyormuş.
Vallahi okudum da çalışırken sinir bir insan oluyorum sanırım. Kendimden korktum sonucu okuduğumda : D
Bazı maddeler var cidden enteresan geldi. İşbitirici ve otoriter, sert ve agresif olabilir demiş mesela. Doğru demiş cidden. Biraz da burcumun özelliğinden midir nedir, iş yaparken çok titizleniyorum. Baştan savma iş yapan insanlarla çalışıyorsam sinirlenebiliyorum. Sonra biraz ön planda olmayı seven karakterim ortaya çıkmış. Bu özelliğim biraz törpülendiğini düşünüyorum. İşte kişilik envanterim. Eh banane bundan derseniz haklısınız ya; yine de blogumu takip eden beni merak eden varsa böyle bir insanmışım bilin istedim (:

Beat: Ne güzel Saatsin!

El-kol hareketinize duyarlı bir koşu saatinden bahsediyoruz. Beat ile, müzik dinleyebilir aynı zamanda müziğinizi kontrol edebilir, kalp ritminizi sayabilir, koşu gelişiminizi ölçümleyebilirsiniz.

Beat spor deneyiminize entegre edilerek tasarlanmış inovatif bir saat. Sporunuzu yaparken müzik değiştirmek için parmaklarınıza ihtiyaç duymanıza gerek yok. Kolunuzu sağa sola doğru hareket ettirdiğinizde şarkıyı değiştirebilirken, elinizi daire yaparak hareket ettirdiğinizde müziğin sesini ayarlayabiliyorsunuz.

Beat’ i daha yakından tanımak için videoyu izleyebilirsiniz.



Beat from Adrien on Vimeo.

Kaynak: Trendbird.biz

Bir Adam Sandler Filmi - CLICK!

Hayata kumanda ile hükmedebilmek: Ne büyük icat! Click sıradan ama bir Adam Sandler filmi olmasıyla 2006 yılında dikkat çeken bir film olmuştu. Filme açıkçası pek bir fazla beklentiyle gittiğimi söyleyemeyeceğim. Bununla birlikte bana ne hayatımın filmini izlemiş hissini uyandırdı ne de vasat bir filmmiş param boşuna gitti hissini.

Adam Sandler’ın problemlerle karşılaşmasından sonraki muzip tavırları sizi tam bir Adam Sandler filmi izliyorum hissinden kurtaramayacak. Adam Sandler’ı Micheal rolüyle filmin her köşesinde; sağında solunda aşağısında yukarısında görebilirsiniz. Gerçekten iyi bir performans sergilediğini savunabilirim bununla birlikte bunun biraz sinir bozucu olduğunu da itiraf etmeliyim. Aile görüntüleriyle bu tek kişinin üzerine yoğunlaşma törpülenmeye çalışılmış ancak yine de kimse Sandler’ın önüne geçemiyor. Filmdeki en sevdiğim bölümler ise Christopher Walken nam-ı diğer Morty’li olanlar. Belirtmeden geçemeyeceğim; Henry Winkler, Adam Sandler’ın filmdeki babasının Micheal ile son kez bir arada olduğu sahnede boğazınıza bir düğüm saplanabilir. Ve yine The Cranberies ‘ın o muhteşem şarkısı Linger’ın daha farklı bir yorumlanışı bu filmde bulabilirsiniz. Film bu şarkıyı tekrar tekrar dinlemenize sebep olabilir.

Hayatınız sizin kontrolünüz dışında akıp gidiyor ve siz sadece seyirci rolündeyseniz kendi filminizde, göz atmanızda fayda var. Unutmadan sakın size sonsuza kadar diyen birini kaçırmayın. Siz de ona sonsuza kadar deyin. (forewer and ever babe…)

Kıbrıs Günleri, Casino Deneyimi, bir deee #nesfit14gun

#nesfit14gun (bu ne şimdi dediniz biliyorum ama o kenarda bir dursun ona da gelecek sıra, bir nevi üst not sayın siz bunu, hep mi dipnot olacak arkadaşım)

Selamlar conciklerim!

Pazartesi sendromunun ağırlığı yetmezmiş gibi bir de üstüne hafta sonunun yorgunluğu çekilir dert değil doğrusu. Efendim tüm sektör maaile Kıbrıs'a gittik geçtiğimiz cuma günü. Havalanından, uçağa oradan da otele yansıyan lise gezisi tadındaki tatilimi anlatacağım ilk olarak.

Nazım' ın Anısına (Ben artık Şarkı Söylemek İstiyorum)

Bugün Nazım'ın ölümünün üzerinden 48 yıl geçmiş. Herkese farklı bir Nazım resmi düşer. Ben en çok sevgilisine hasret Nazım resimleri çizerim kafamdan.

En sevdiğim şiiri de "Seni Düşünmek" sanırım. Bu şiiri çok öncelerden severim. Bugünlerde ise daha anlamlı geliyor bana. Ben cidden bugünlerde şarkı dinlemek yerine o şarkıyı söylemek istiyorum.

Nazım'ın anısına seni düşünmek... zamanı.

seni düşünmek güzel şey
seni düşünmek ümitli şey
dünyanın en güzel sesinden
en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey

seni düşünmek güzel şey
seni düşünmek ümitli şey
fakat artık ümit yetmiyor bana
ben artık şarkı dinlemek değil
şarkı söylemek istiyorum...

Nazım.



Ne diyeceğimi Bilmiyorum

Bu blogta hep ne desem yalan olurdu. Bugün ilk defa ne diyeceğimi bilmiyorum. Söyleyecek sözüm bile yok ilk defa.

Hayatımda hiç bu kadar şaşırmamıştım, aldatılmış, yalan söylenmiş hissetmemiştim kendimi. Şu an zihnimde o kadar çok düşünce var ki ne düşündüğümü bilmediğim gibi beynime inanılmaz bir ağırlık yapıyor bu. Başım ağrımaya başladı. Gözlerim de öyle. Ruhumun bile ağrıdığını hissediyorum.

İnsanlar neden inanır?

Böyle mi yaratıldık. Yoksa ateistlere göre kendiliğinden bir şeylere inanma ihtiyacımızdan mı Allah' a inanıyoruz. İnanmak daha kolay geliyor değil mi, yüklüyoruz tüm sorumluluklarımızı. Hep kaçıyoruz, biz pek seviyoruz kolayı. Zordan hiç haz etmiyoruz. Bunun aksini yapan varsa da ya burun kıvırıyoruz ya pek idealistsin sen de diyoruz, daha da sinirimizi bozuyorsa dalga geçiyoruz.

Biz ne zaman bu kadar kolaycı olduk?

Acaba yanlış yüzyılda doğma ihtimalimiz var mıdır bir de?  Olsa iyi olur cidden hiç inanmamaya başladım bu yaşam formuna nasıl sahip olabildiğime. Biri vardı: çocukluğumuzda öğretiliyor insanlara inanmamız gerektiği demişti. Annemle babam bana öğretmemiş böyle bir şey. Hayatımda ilk defa beni yetiştirme tarzlarını eleştiriyorum. Bana da diğer çocuklara yapıldığı gibi kimseye inanmamam gerektiğini söylenmeliydi. Şu lafı söyleyen gibilere inanmazdım. Hayat çok güzel olurdu o zaman benim için pek de kolay sonra. Şu an yaptığım gibi kusar halde yazıyor olmazdım. Midem bulanmazdı. Başım ağrımazdı. Kendime hele hiç kızmazdım. Suçu başkalarına atar kurtulurdum.

Kustum, rahatladım mı? Hayır? Daha çok kusmam lazım. İçimde tek bir inanç parçası kalmayana dek kusmam gerek.

Bu gece Hıdırellez!

Çocukluğumdan beri Hıdırellez kelimesini duyduğumda içimi bir sevinç kaplar. Kış mevsiminin son bulup baharın, yazın gelmesine sevinirmiş eski çağlardan beri insanlar. Kış sanki ölü toprağının üstümüze atıldığı bir dönem gibidir. Herkesler sakin ve içine yöneliktir genelde. Baharla birlikte tıpkı doğanın canlamaya başlaması gibi biz insanlarda da bir canlanma şen olma hali var olur.

Yemedim içmedim (!) sizin için araştırdım, nedir bu Hıdırellez?

Hıdrellez, bütün Türk dünyasında bilinen mevsimlik bayramlarımızdan biridir. Ruz-ı Hızır (Hızır günü) olarak adlandırılan Hıdrellez Günü, Hızır ve İlyas Peygamber’in yeryüzünde buluştukları gün olması nedeniyle kutlanmaktadır. Hızır ve İlyas sözcükleri birleşerek halk ağzında hıdrellez şeklini almıştır. Hızır ve Hıdrellezin kökeni hakkında çeşitli fikirler ortaya atılmıştır.Bunlardan bazıları Hıdrellezin Mezopotamya ile Anadolu kültürlerine ait olduğu; bazıları ise İslamiyet öncesi Orta Asya Türk kültür ve inançlarına ait olduğu yolundadır. Oysaki Hıdrellez Bayramı’nı ve Hızır inancını tek bir kültüre mal etmek olanaksızdır. İlk çağlardan itibaren Mezopotamya, Anadolu, İran, Yunanistan ve hatta bütün Doğu Akdeniz ülkelerinde bahar ya da yazın gelişiyle ilgili bazı tanrılar adına çeşitli tören ve ayinlerin düzenlendiği görülmektedir.

Kimsesiz Hiç Kimse Yok


II.Mehmet</p><p>Fatih Sultan Mehmet
Hiç kimse yok kimsesiz
Herkesin var bir kimsesi
Ben bugün kimsesiz kaldım
Ey kimsesizler kimsesi

Kimse aradığım yollarda
Kimsesizlik kimsem oldu
Dinsin artık hicranın cana
Kimse aradığım yollar
Kimsesiz kimselerle doldu

Avnî (Fatih Sultan Mehmet)

İstanbul'un Fatihi Sultan II. Mehmet'in vefatının 530. yılı.


Not: Şiirle ilgili bazı spekülasyonlar varmış. Twitter'dan bir takipçim uyardı. Şiir Fatih'e ait olmasa dahi ben kendisi anmış oldum. Bilgisi olan paylaşabilirse çok sevinirim.

Ölüm Yadigarları

Harry Potter.

Şimdi ben serinin manyağı olduğumu söylediğimde bana bazı arkadaşlarım pislikmişim ya da ırkçı bir söylemde bulunmuşum filan gibi bakıyor. Oysa Harry Potter hayranlığını ancak bu seriyi okuyan bilir diye düşünüyorum ve büyük konuşmamak gerekir diyorum. Zira bunun için benim bu hayranlığa nasıl başladığıma dönmek gerekir.

Lise hazırlıktayım. Sınıftaki tüm arkadaşlarım çılgınlar gibi iki gruba ayrılmışlar. Harry Potter sevenler ve Yüzüklerin Efendisi severler olarak. Bense o dönemler klasik dünya edebiyatından başka bir şey okumayan bir insanım kendi halimde. Yüzüklerin Efendisi okuyanlara daha sempatiyle yaklaşmamla birlikte Harry Pottercılarla deyim yerindeyse dalga geçiyorum. "Çocuk musunuz siz?", "Bu ne arkadaşım, okunur mu bu kitap?" vs. vs. :D

Derken bir gün dayımın aldığı ve sonra bizde unuttuğu Harry Potter ve Felsefe Taşı'nı vakit öldürmek maksadıyla, neymiş bakalım diye okumaya başladım. Başlayış o başlayış. Serinin 3. kitabını "Azkaban Tutsağı" _580 sayfa civarında olan kitabı_ meraktan bir günde bitirdim. Dördüncü kitabı 3 günde bitirdim ki çabuk bitmesin, çabuk bitince hayal kırıklığına uğruyorum sonra. Üniversite ikinci sınıfa kadar sürdü Harry Potter serisini okuma serüvenim.

Oda arkadaşım Ayşenur'la kazık kadar kızlar ortaokul-lise çocuklarının arasında filme gittiğimiz günü unutmam mümkün değil. (:

Neyse efendim gelelim sebeb-i yazımıza Harry Potter manyaklarını muhteşem bir final bekliyor. Şimdiye kadar izlediğim en iyi trailer film buydu zannedersem. Lafı uzatmadan, karşınızda Harry Potter ve Ölüm Yagidarları 2. bölüm, serinin final filmi...

Mazi Kalbimde Bir Yaradır

Bu şarkıya bayılıyorum. Anlatılan hikayeyi resmen gözünüzün önüne getirebilirsiniz. Şarkının bu hali yanlış bilmiyorsam eğer cumhuriyetin 75. kuruluş yılı için verilen konserde kayda alınmış. Devlet senfoni orkestrası ile Dilek Aktaşoğlu Türkan'ın muhteşem harmonisini sanırım göz ardı edemezsiniz.

Bu şarkının bu halini bilmeyenler için içimden geldi burada blogumda da paylaşmak istedim. Daha önce defalarca Facebook'ta paylaştığımı belirtmeme gerek yok sanırım (:





Ben de gönül çektim eskiden
Yandı hayatım bu sevgiden
Anladım ki bir aşka bedel
Gençliğimmiş elimden giden

Önünde ben geldim de dize
Yâr olmadı bu kimse bize
En nihâyet düşüp can verdim
Gözündeki yeşil denize

Sarmadımsa da belden, geçmedim bu emelden
Bir hazîn maceradır, onu aldılar elden
Başkasına yâr oldu, eller bahtiyâr oldu
Gönlüm hep baştan başa virân bir diyâr oldu

Mâzî kalbimde bir yaradır
Bahtım saçlarımdan karadır
Beni zaman zaman ağlatan
İşte bu hazîn hâtıradır

Ne göğsünde uyuttu beni
Ne bûseyle avuttu beni
Geçti ardından uzun yıllar
O kadın da unuttu beni

Sarmadımsa da belden, geçmedim bu emelden
Bir hazîn maceradır, onu aldılar elden
Başkasına yâr oldu, eller bahtiyâr oldu
Gönlüm hep baştan başa virân bir diyâr oldu...

Betül
17:53,
24 Nisan 10, Pazar

Sevinin Küçükler, Övünün Büyükler...

Merhabalarrrrr,

Bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan. (:

Bugün blogumuz Arya' nın emrinde! "23 Nisan'da Bloglar Çocukların" projesi; UNICEF ve TOHUM OTİZM sponsorluğunda, H&M ve TÜRK TELEKOM katkılarıyla bu yıl üçüncüsü düzenleniyor. Ben geçen sene de bu sevimli hareket içinde yer almıştım. Geçen sene Tohum Otizm Vakfı'ndan gelmişti blogumun 23 Nisan sahibi. 

Bu seneki blogumun sahibi 5 yaşında olan Arya, UNICEF yararına Roche tarafından düzenlenen ‘Geleceğin Yıldızı Sensin! Ne Olmak İstersin?” resim yarışmasına katıldığı resmiyle bana ulaştı.

Bu harekete katkılarından dolayı H&M ve Türk Telekoma da teşekkürler. H&M, 23 Nisan günü çocuklara devredilen her blog için, yardıma muhtaç çocuklara toplamda 1000 adet kıyafet bağışlıyor. Türk Telekom, bilgisayar ihtiyacı olan çeşitli okullara 10 adet PC bağışında bulunacak.

Lafı uzatmadan Arya'nın nefis çalışmasına bakalım bence...


Herkese neşe dolu bayramlar ve mutlu haftasonlarııııı (:

Arya adına,
Betül KARA

Eskişehir, Pazarlama, Bizim Çocuklar filan... (:

Geçen sene YoungGuns1.1 sürecini PH'nin Maslak' taki ofisinde 30 saatlik bir nevi kamp ortamında takip etmiştim. Eskişehir'den gelen birbirinden güzide arkadaşlarla bu sayede tanıştım. Sonrasında da Marketing Anadolu Kulübü' nün Kampüs'te Marketing organizasyonuna davet etmişlerdi beni. Muhteşem zaman geçirmiştim.

Bu seneki organizasyona yine çağırdılar. Şu konuşmacı ayarlama hevesim hiç bitmedi yıllardır. Arkadaşlar sordu ben de 3 konuşmacının kontak bilgilerini kedileri ile paylaştım. Sonuç olarak Cuma 17:30 treni ile yolculuk başladı. Ufuk, Ömer, Rıdvan ve bendeniz trenin restaurant bölümünde koyu bir sohbete başladık. Eh haliyle hepimiz aynı sektörde olunca konuştuğumuz konular da malumunuz. Digitürk'ün blogspotu kapatması, sosyal medya nereye gidiyor vs. vs... Derken trende İpek Hanım' la  da karşılaşınca sohbet pek bir koyulaştı. Arkadaşlar Eskişehir'de okudukları için işin en keyifli yanının bu tren sohbeti olduğunu söylemişlerdi yolculuğun başında. Hakikaten de öyleymiş.

Gece 23:30 gibi Eskişehir'e vardık. Bizi garda Havva karşıladı. Hemen özel araçları ile kampüse götürdüler bizi. Önce burada hazırlık içinde olan arkadaşlarımızı ziyaret ettik. Sevgili Gökhan Hoca ile kısa bir sohbet de ziyaretin bonusu oldu. Nitekim  gecenin o saatinde öğrencilerini yalnız bırakmamıştı ve onlarla beraber o da hazırlıklara devam ediyordu. Bu kulübü kıskandığım bir nokta varsa o da heralde Gökhan Hoca' nın onlarla bu kadar ilgilenmesi konusudur. Ben de üniversitedeyken 4 yıl boyunca kulüplerde çalıştım. Bir tane hoca hatırlamıyorum ki Gökhan Hoca gibi yanımızda olsun. Neyse okulun otelinde kaldım ilk gün. Oldukça konforlu, ayrıntılar düşünülmüş, temiz bir misafirhaneydi diyebilirim. Bir devlet üniversitesinde böyle hizmet ve kalite görmek gerçekten beni sevindirdi.


Ertesi gün yani cumartesi günü oturumlar başladı. Okul sanki haftasonu değilmişçesine yine kalabalıktı tıpkı geçen sene olduğu gibi. Kaldı ki bu hafta başında öğrencilerin vizeleri başlıyormuş. Buna rağmen doluluk takdire şayan doğrusu. Sabahtan İpek Aral Kişioğlu ardından Volkan Kırtok sunumlarını yaptılar.Her iki sunumda cidden doyurucu ve keyifliydi. Öğleden sonra ise Garanti Bankası ve Gittigidiyor.com un yöneticileri yine bilgilendirici ve keyifli sunumlarını yaptılar.

Bu yorucu günün ardından azimli arkadaşlarımız akşama özel bir yemek düzenlemişler. Oldukça keyifli ve zevkli bir mekan olan Passage'da danışman hocalar, konuşmacı ve çeşitli misavirlerle birlikte kulübün yönetim kuruluyla birlikte kocaman bir grup olarak hazır bulunduk. Mekan hoş bir yemek yemek için ideal dilerseniz arkadaşınızla akşam bir şeyler içip sohbet etmek için de tercih edebileceğiniz bir atmosfere sahip. Yemeklerinin de ayrıca lezzetini övmeden geçemeyeceğim. Eskişehir' e yolunuz düşerse aklınızda bulunsun efendim.


Sonra her malum Eskişehir yolcusunun uğrayacağı yer olan 222' de geceye devam ettik. Kavga çıkana göre keyfimiz baya yerinde dans, şarkı, türkü halindeydik. Derken 2 tane densiz kavga çıkardı herkesin keyfi kaçtı ayrıldık biz de. Gerçi o kavga çıkmasaydı geceyi orada söndürecektik, bir nevi bize de bahane oldu sayılır.


Pazar günü erken vakitte ayrıldığım için kapanışı bu sene izleyemedim. Genelde böyle organizasyonlarda kapanışının ayrı bir tadı olur. Marketing Anadolu yine dopdolu bir organizasyona imza attı. Yine aynı profesyonellik ve misafirperverlikle...

Not: Organizasyon boyunca bizi yalnız bırakmayan sevgili Havva Çam'a, Esen Kara'ya, Cemil Ural'a, Merve Atan'a, Gökhan Çakar'a, Salih Seçer'e, Neziha Berber'e ve adını sayamadığım tüm Kampüste Marketing komitesine; bana evlerini açan pek sevgili Ezgi Şah ve Mutaf'a, Ex (: başkan Burak Erpehlivan'a, Sevgili Başkan Murat Büyükgümüş' e çook  teşekkür ederim. 

Betül KARA

15:35
23 Mart 2011

Facebook için 7 Kural

Facebook. 2007 itibariyle hayatımız değişti. O gün bugün internet deneyimini bir başka yaşar olduk. Ben Facebook'a kaydımı Mayıs 2007' de yapmış olmalıyım. O zamanlar hatırlıyorum arayüz çok farklıydı. Uğraştığımız ilgilendiğimiz şeyler. Birçok farklı Facebook uygulamasını kullanıyorduk. Birbirimize içki gönderip hediyeler alıyorduk Sonra bir network meselesi vardı ki evlere şenlik. Bazı üniversiteler kendi networkleri olmadığı için kıskançlık yapmaya başlamıştı. Marmara Üniversitesi Network'ü istiyoruz diye grup açılmıştı hiç unutmam. (Mesela Marmara Üniversitesi_yani benim okulum)

O zamanlardan bu zamana çok şey değişti. Facebook bir çok seçeneği geliştirip sonra geri çekip başkalarını ön plana çıkardı. Tıpkı page de olduğu gibi. Nasıl ki şimdi uzaktan yakından tanıdığımız birçok markanın bir Facebook sayfası bulunuyor. Sırf bunun üzerine konuşacak pek çok konu var aslında. Hatta her bir konudan yazı dizisi bile çıkarılabilir diye düşünüyorum. Benimse bugün paylaşacağım şey severek takip ettiğim bir blogun yazısı.

Bir Kuple Tiyatro - Ne Münasebet

Uzun zamandır izlediğim en iyi oyunu izledim bu akşam. Ha uzun zamandır tiyatro da izleyemiyordum onun yerine yakınıp duruyordum o da ayrı. Bu hafta şeytanın bacağını kırmaya baya niyetliydim. Zira çok iyi bir seçimle bu bacağı kırdığıma inanıyorum (:

E.S.E.K. (Espri Standartları Enstitüsü Kurumu) J.R. adlı bir grubun oyununu izledim Emre ile. "Ne Münasebet" adındaki oyunda "İlişkiler hakkında bir takım çelişkiler" söylemiyle daha çok kadın erkek arasındaki ilişleri esprili ve güncel bir şekilde ele almışlardı.

Oyunu ilk Biletix' de keşfettim açıkçası. Konu, Emre ile hemen ilgimizi çekti. Ardından hemen biletimizi ayırttım ben de. Bu akşam oyun için salonun dışında beklerken fark ettik ki gelen kişilerin çoğu oyuncuların arkadaşı, öyle olunca da daha amatör, öğrenci işi diye tabir edilebilecek bir oyun izleyeceğimizi düşünmüştük. (Kabul ediyorum benim biraz hadsizliğim var. Bilet alıyorsun insan araştırıp bakmaz mı ne izleyeceğim diye, değil mi? Ama o kadar yoğun ki iş bilet aldığıma şükrediyorum.) Oysa sahnede o kadar göz doldurucu bir performans ile karşılaştık ki. Tabi ilk oyunda bazı oturmayan noktalar vs. vardı ama sahne aşkı işte illaki heyecanlanıyordur insan.

Bizim oyunda en sevdiğimiz noktalardan bir tanesi de güncel noktalardır. Uçan Selim reklam filmine hemen bir gönderme yapılmış vee hiç beklemediğimiz anda canlı canlı bir uçan Selim izledik özellikle bu çok iyi düşünülmüş ve tam da güncelken "cuk" oturmuş oyuna. Bunun dışında oyunda doğaçlama yapılırken ya da seyirciyi de oyunun içine dahil etme noktaları Çok Güzel Hareketlerdeki gibi abartılmadan, işi amacından saptırtmadan öyle tatlı verildi ki en çok da bu tavırlarını sevdim. Araştırdığım kadarıyla oyuncuların bir çoğu da MSM' de filan eğitim almışlar.

Nerede oynanıyor dersen eğer, Afife Jale Ortaköy Sahnesinde izledim ben. Ancak anladığım kadarıyla farklı sahnelerde oyunlarını sergiliyorlar. Bu arada oyun saat 21:00' de başladı. 23:30 civarı bitti. 2,5 saat boyunca inanılmaz bir performans, hiç düşmeden hiç dikkati dağıtmadan kahkaha dolu, keyifli bir oyun izledim. Ücreti inanılmaz uygun öğrenci 10 TL tam 20 TL. Böyle tiyatro gruplarına destek olmak istiyorsanız, tiyatroları yaşatalım, YAŞASIN bağımsız tiyatro grupları diyorsanız E.S.E.K. J.R.' ı mutlaka izleyin. Hepsi gencecik muhteşem insanlar tahminimce :D Kendileriyle tanışmayı pek isterdim ama oyun malum biraz geç bitince hemencecik ayrıldık.

Bugün size bu oyunu anlatmayı istedim. Çünkü hem ben çok keyif aldım sizin de alabileceğinizi düşünüyorum hem de böyle genç bir ekibi blogumda yazarak az da olsa onlara bir katkım olsun istiyorum. Ne yazıkki oyunla ilgili fotoğrafa ulaşamadım ama Facebook sayfalarına ulaştım. Buradan detaylara ulaşabilirsiniz diye düşünüyorum.

Not: Oyunculardan birinden aldığım bilgiye göre benim yukarı bahsettiğim gibi gelenlerin çoğu arkadaşları değilmiş. Muhtemelen kendilerine küçük bir takipçi kitlesi yapmışlar şimdiden :D

İyi geceler herkese...

Betül KARA

01:00
17 Şubat 2011, Perşembe

Bir Keresinde..

Bir keresinde çok kırıldım,
Hüzün döküldü yerlere..
Basmamak için üzerine,
Adımlarımı dikkatli attım..

Bir keresinde nefret ettim,
Öfke çöktü gökyüzüne..
Kötülük yapamam diye,
Nefes almaktan vazgeçtim..

İnince en derinlere,
Fazladan bile çok sevmekti,
Kötü hissetmelerin sebebi..
Ama sen gittin ya bir keresinde,
Her şeyi bilen ben,
Ne yapacağını bilmez halde,
Sensizliğe tutunamadığından,
Çökmüş bir harabe..

Oğuzhan Ontürk


Canım Ozzyciğimi uzun zamandır göremiyorum. Yaklaşık olarak Taksim'deki Mano kapandığından beri diyebilirim. Kendisiyle Facebook'ta şiirlerini paylaştıkça iletişim kurar oldum. Ne kadar kötü bir arkadaşım tanrım. Bu paylaştığım ise son şiiri. Sizin de beğeneceğinizi umduğum tüm şiirlerine buradan ulaşabilirsiniz.

Mutlu Günler...

Betül KARA
10:40, Çarşamba
19 Ocak 11

Balkonları da İçeri Aldık

Çocukluğum İskenderun'da geçti. İnanılmaz güzel günlerdi. Sanki bir sahil kasabasında yaşamak gibiydi. Babamın işi dolayısıyla İskenderun Demirçelik Fabrikalarının lojmanlarında oturuyorduk. O kadar güzel bir sosyal ortamı vardı ki o sitenin, hiçbir zaman unutmayacağım anılarımız, dostluklarımız oldu orada. Dedim ya çocukluk, ergenlik orada atlatılınca tadı da anlamı da başkadır benim için.
Bizim oturduğumuz blokların kocaman balkonu vardı. Limanı gören manzarasıyla muhteşemdi. Yaz kış salonun balkona açılan kapısı açık olurdu. Baharla birlikte kahvaltımızı balkonda yapmaya başlardık. Çiçeklerimiz özellikle babamın sikaslarının mabedi gibiydi. Apartman hayatının bu küçücük balkonla değiştiğini gördüm. Şimdi daha iyi anlıyorum annemlerin neden kendi yaptırdıkları bir bahçeli ev istediğini. Sanki bir nefes alma noktasıydı bizim için o balkon.Evimizin bahçesiydi.

Bakıyorum da bugünlerde dünya ne kadar büyüyorsa, sınırlar ne kadar ortadan kalkıyorsa da biz o kadar kendi içimize dönmeye başlıyoruz. Evlerimiz yuva olmaktan çok kendimizi korumaya çalıştığımız birer hücre olmaya başladı sanki. Çoktandır balkonları içeri almaya başladık. Sanki hapishanelerimizi biraz daha büyüterek bu keşmekeşten kurtulacağımızı düşünüyoruz. Oysa bana göre bir evi ev yapan balkonuydu en çok.  Dış dünyaya açılan kapısı. Çamaşırlarımızı astığımız, menekşeleri yetiştirdiğimiz, sokaktan gelen çocuk bağırtılarının, komşuyla balkondan balkona yapılan sohbetin, otomobil seslerinin kulağımıza çalınmasının asıl sebebi hep balkonumuzdu sanki. Balkonları kaldırdık dış dünyayla olan iletişimimizi kestik. 


Biz ne zaman bu kadar kırılgan, bu kadar savunmacı, bu kadar korkar olduk dışarıdan? Balkonları neden öldürdük? Kafesimizi biraz daha genişletmek için mi? Balkona çıkıp gökyüzüne özgürce bakmak, balkondan sarkmak varken neden bir camın arkasına sığınmaya başladık?

İnatla balkonlarını yaşatan insanlar: Siz pek güzel insanlarsınız... Hepinizi çok seviyorum.

Not: Yazıyı yazarken İskenderun'u ne kadar özlediğimi fark ettim. Fotoğraflarını paylaşmak istedim.

Betül KARA
21:23, Salı

18 Ocak 2011

When I am Sad...

Aglaia Mortcheva bir illüstrator. Aglaia' nın bayıldığım "When I am sad" videosuyla geçen sene tanışmıştım.
Ne zaman kendimi kötü hissetsem bu videoyu izlerim. Tüm video boyunca hayatta sıkıldığı şeylerden bahsediyor. Ve verdiği detaylar o kadar hoşunuza gidiyor ki tekrar tekrar izlemek istiyorsunuz. Bu çirkin küçük kız kendimi iyi hissetmemi sağlıyor...

Aglaia' nın kendisinin seslendirdiğini sandığım videoyu paylaşmak istedim sizinle. Söylediği sözler hemen aşağıda.



When I'm sad i walk around
I sit around
I lie around
- what are you doin’
- nothing, just dying
When I'm sad I want to be wallflower in dissapper
I want to hybernate with the bears
When I'm sad everything seems so complicated
I look down from high places
I collect poisonous mushrooms
I take long baths
I want to go back to my mother’s womb
When I'm sad I drown everything in tears
When I'm sad I feel ugly
I want to go to space, I hope aliens will destroy earth
I think everything is stupid, birds are stupid, umbrellas are stupid, rain is stupid

When I'm sad, I wear all black
I feel extra extra extra mean
I hate christmas, halloween, and birthday parties
I like to sit alone in the dark
When I'm sad, I want to run away
I want to live on a deserted island,

Then I go and see a shrink and the shrink says blah blah blah blah blah
and I think, guillotine is a very good idea

Then one morning I wake up and I feel fine
I go out and everything seems beautiful
I walk around, I sit round, I all lie around
- what are you doin’
- nothing, just being happy

The End...


İyi haftalar...

Betül KARA
01:20, Pazartesi
17 Ocak 2011

Kanatılmış Sözcükler Kitabı

Bugün readerımı okurken nefis bir yazıyla karşılaştım. Çok kıskandım. Öncelikle yazıyı görmeme vesile olan Mumin Erakbaş' a teşekkür ediyorum. Ardından da bu yazıya blogunda yer veren Cansu Köseoğlu'na...

Yazı Süveyda Ölüdeniz' e ait. Süveyda, 35 yaşında Çanakkale’den katıldığı farklı bir öykü yarışmasında birinci seçildi. ‘Kanatılmış Sözcükler Kitabı’ adlı öyküsünü ve onu farklı kılan; Şizofreni Dernekleri Federasyonu tarafından şizofren hastaları arasında düzenlenen bir yarışmada birinciliği alması. Çok fazla sözle sizi yormadan hikayeyi paylaşmak isterim.

Ben deli değilim
Benden başka herkes deli olduğu için beni deli zannediyorlar
İnsanın kendi olabileceği tek yer akıl hastanesidir sanırdım, yanılmışım
Delirmeye bile hakkınız yok burada
Tımarhane delirme hakkının kutsandığı mabed değil midir?
Değilmiş

İkuynen Taystelu (Sonsuz Mücadele)

Sonsuz Mücadele, Fin yazarı Johannes Linnankoski tarafından yazılmış bir tiyatro eseri olarak geçer Beyaz Zambaklar Ülkesi'nde. Oyunun başkarakterleri Adem, Havva, Habil, Kabil ve eşleri, İblis ve pek çok şeytandı.

Oyunda Kabil beklenenin aksine zalim bir kardeş katili olarak ele alınmamış davasının arkasında bir insan olarak gösterilmiş. Kabil, her baskıyı devamlı protesto eden, üzerine gelen gerçekle uzlaşmayan, kendine özgü bir Prometheus'tur. Kabil hayatın her darbesine boyun eğen bir koyun olma yeteneğine sahip değildir.

Kabil yaratıcı hislere sahip olduğunu hisseder, kendine inanır ve dünyanın ve insanlığın geleceği için bütün gücüyle savaşmaya hazırdır.