Yaklaşık yarım saattir 10 satırlık paragraflar yazıp yazıp siliyorum. Seni anlayan birini bulmanın ne kadar zor olduğunu yazmak istemiştim. Ben bulduğuma inanıyorum. Bir zamanlar öyle birini bulamayacağımdan korktuğum anları hatırlıyorum da, ne kadar şapşalım. İçinizde en ufak ümit varsa eğer onu bulacağınıza dair, inanın. Önünde sonunda buluyorsunuz. Hem de en uygunsuz hayat dönemeçlerindeyken.
Son bir aydır içimi rahatsız edecek bir hisle boğuşuyorum. Hani bir iş vardır yamak zorunda olduğunuz ama bir şekilde eliniz hiç değmemiştir ve o işi bitirmemiş olmanın verdiği bir huzursuzluk hissi vardır ya insanın içinden atamadığı. İşte tam o his var içimde. Çok sevdiğim canım saydıklarımdan birisi için. Bir türlü atlatamıyor, bir türlü bırakamıyor işin ucunu. Saplantı haline getirmiş, uzun süreli alışkanlığını. Alışkanlıklarımızı aşk zannetmek! Ne büyük yanlış! Aşk, sevgi çocuk oyuncağı haline getirilecek bir şey değil ki. Ne zamandır aşk, Facebook' ta beraber fotoğraf paylaşmak oldu? İlişki durumunu güncelleme oldu?
kafa karışıklığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kafa karışıklığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
...mesin!
New York sokaklarını kıştan kurtulamayan o havasıyla bırakmıştım Türkiye’ye gitmeden hemen önce. Bugün geldiğimde karşılaştığım aşırı renkli giyinmiş insanlar şehrin olağanca griliğini alamıyor nedense.
Bana insanların arasındaki gizli bir anlaşma gibi geliyor bu rengarenk kıyafetler. Söylenmeyenleri görmezden gelmek gibi…
Uçaklar düşmesin, yalanlar söylenmesin, şehitler ölmesin…
Bana insanların arasındaki gizli bir anlaşma gibi geliyor bu rengarenk kıyafetler. Söylenmeyenleri görmezden gelmek gibi…
Uçaklar düşmesin, yalanlar söylenmesin, şehitler ölmesin…
Üzülmeseydi Şarkılar...
Üniversite 2. sınıf olmalıyım. Bahçelievler Kampüsü’ndeydik biz. Kampüs dediğime bakmayın, 4 tane apartman bozması binayı bir arada tutmuşlar adını kampüs koymuşlar. Bizimki öyle bir kampüstü işte.
Böyle söylediğime bakmayın bir yandan da Anadoluhisarı Kampüsü’ ne taşındırdılar bizi bir ara o zaman çok özlemiştim Bahçelievler’i.
Neyse lafı uzandırmayayım, kantinde oturuyoruz. Yalın’ın aşağıdaki şarkısı çıktı radyoda sanırım. Kantin sıkış pıkış olmasa da kalabalıktı. Yalın şarkının nakaratına geldiğinde kızlı erkekli herkes bir ağızdan _istemsiz bir şekilde oldu bence_ şarkıyı söyelemeye başladı. Sanki bir konserde sanatçıya eşlik ediyormuş gibi.
Oyunlar oynamayı istemiyorduk ama yine de oynuyorduk işte.
Hay Allah ne garip bir gençlik! Bu şarkıyı her dinlediğimde bu aklıma gelir. Düşünürüm. Cevabı bulamam. Aşk oyunlarla mı güzeldir?!
Neyse…
Bu da öyle bir anım işte (:
Böyle söylediğime bakmayın bir yandan da Anadoluhisarı Kampüsü’ ne taşındırdılar bizi bir ara o zaman çok özlemiştim Bahçelievler’i.
Neyse lafı uzandırmayayım, kantinde oturuyoruz. Yalın’ın aşağıdaki şarkısı çıktı radyoda sanırım. Kantin sıkış pıkış olmasa da kalabalıktı. Yalın şarkının nakaratına geldiğinde kızlı erkekli herkes bir ağızdan _istemsiz bir şekilde oldu bence_ şarkıyı söyelemeye başladı. Sanki bir konserde sanatçıya eşlik ediyormuş gibi.
Oyunlar oynamayı istemiyorduk ama yine de oynuyorduk işte.
Hay Allah ne garip bir gençlik! Bu şarkıyı her dinlediğimde bu aklıma gelir. Düşünürüm. Cevabı bulamam. Aşk oyunlarla mı güzeldir?!
Neyse…
Bu da öyle bir anım işte (:
Aha işte kampüs de bura! Bula bula Karlısını bulmuşum (:
Merhaba Dünya Vol.4
Ben her sene bir veda yazısı yazdım. O seneler ne yaşadığımı yazdım gelecek yıldan neler beklediğimi. Bu yazıları yazmak pek keyifli oldu hep. Bu seneyse öyle tembelim ki blogum konusunda kolumu kaldıramadım nedense :( Üstüne üstlük her sene "daha fazla yazacağım bu sene" sözleri vererek. Bu sene geçen senden de az yazmışım iyi mi?
Niye böyle oldu dersek sanırım sorunun cevabını blog trendinin farklı bir tarafa kayması şeklinde verebilrim (bknz: içeriksiz photobloglar, videobloglar) Ya da blogculuğu çook önceleri keşfetmiş bir insan olduğuma da bağlayabilirim. Hatırlıyorum da sene 2005, dönemlerden ise Sonbahar! İstanbul'a üniversite için yeni gelmişim. O zaman daha Facebook Türkiye'de yok. Twitter ise ortada bile yok. Messenger'ın Space adını verdiği bir ürünü vardı bilmem hatırlar mısınız? Space ile kendi alanınızı bir nevi kişisel websitesi gibi yaratabiliyordunuz. Blog alanı, fotoğraf yükleyebileceğiniz bir alan, kişisel radyonuzu oluşturabileceğiniz ayrı bir alan... Bu space blogundaki yazılarım ilk yazılarımdı. Üniversite hayatımdan, hocalardan İstanbul'dan bahsediyordum. Aslında taa o zamana dayanıyordu bu bloggerlık hikayem. Sonra msn kullanmaz oldum. Blogger'ı keşfettim sene 2008 olunca. Space' im de hayalet şehir görünümünü aldı. Hatta 2011 içinde servisi tamamıyla kapatıp Wordpress' e aktardılar oradaki tüm içerikleri.
Ben hep kişisel blog yazdım. Ama yeri geldi dayanamadım siyaset yazdım, yeri geldi pazarlama yazdım o ayrı...Tabiki ikinci sebebim birincisinin yanında biraz zayıf kalıyor aslına bakacak olursanız. Çünkü yazı yazmak insanda bir nevi hastalık gibi bir şey çoğu kez. Ben de o hastalardanım. Bu blogumla birlikte bilen bilir toplamda 3 blogum var. Diğerleri biraz atıl kalıyor ne yazıkki. Önceliğim hep bu taraf oldu şimdiye kadar.Kendimi en rahat hissettiğim alan burası oldu çünkü hep. Burda hiç zorlama yazmadım hiç kasmadım. Hep olduğum gibi oldum. Markalar hediyeler yolladı yazmadım. Bana yazacak keyif vereni yazdım. Hediye göndermeyene de niye göndermiyor demedim. Onları da anladım içten içe hep :D
Şimdilerde bu ilk göz ağrımın başı ağrıyor. Pabucunu dama attım da azıcık. Yeni bir projem oldu 2011 sonunda. Kasım 13'ten beri yayında. Yeni bir heyecan verdi. Şimdiye kadar amatör ruhla ama profesyonelce yapmaya çalıştığım yazma işini iş haline sokmaya karar verdim. Hani nedir neden bahsediyorsan derseniz eğer şuradan bakabilirsiniz ne olduğuna. İsterseniz şuradan Twitter'da takip ederseniz, isterseniz de şuradan da Facebook sayfasını like ediverirsiniz. :D
Şimdi bahsedince neden buraya yazmadığımı, neden daha önceleri deli gibi yazdığımı garip oldum bir. Kızdım kendime bu blogu bu kadar yalnız bıraktım diye. Bu sefer söz vermiyorum dürüst olmak için bloguma kendime ve hepi topu 120 küsür izleyicime yalan olmasın diye. Ama diyorum daha fazla yazmak istiyorum. Fazlaca...
Niye böyle oldu dersek sanırım sorunun cevabını blog trendinin farklı bir tarafa kayması şeklinde verebilrim (bknz: içeriksiz photobloglar, videobloglar) Ya da blogculuğu çook önceleri keşfetmiş bir insan olduğuma da bağlayabilirim. Hatırlıyorum da sene 2005, dönemlerden ise Sonbahar! İstanbul'a üniversite için yeni gelmişim. O zaman daha Facebook Türkiye'de yok. Twitter ise ortada bile yok. Messenger'ın Space adını verdiği bir ürünü vardı bilmem hatırlar mısınız? Space ile kendi alanınızı bir nevi kişisel websitesi gibi yaratabiliyordunuz. Blog alanı, fotoğraf yükleyebileceğiniz bir alan, kişisel radyonuzu oluşturabileceğiniz ayrı bir alan... Bu space blogundaki yazılarım ilk yazılarımdı. Üniversite hayatımdan, hocalardan İstanbul'dan bahsediyordum. Aslında taa o zamana dayanıyordu bu bloggerlık hikayem. Sonra msn kullanmaz oldum. Blogger'ı keşfettim sene 2008 olunca. Space' im de hayalet şehir görünümünü aldı. Hatta 2011 içinde servisi tamamıyla kapatıp Wordpress' e aktardılar oradaki tüm içerikleri.
Ben hep kişisel blog yazdım. Ama yeri geldi dayanamadım siyaset yazdım, yeri geldi pazarlama yazdım o ayrı...Tabiki ikinci sebebim birincisinin yanında biraz zayıf kalıyor aslına bakacak olursanız. Çünkü yazı yazmak insanda bir nevi hastalık gibi bir şey çoğu kez. Ben de o hastalardanım. Bu blogumla birlikte bilen bilir toplamda 3 blogum var. Diğerleri biraz atıl kalıyor ne yazıkki. Önceliğim hep bu taraf oldu şimdiye kadar.Kendimi en rahat hissettiğim alan burası oldu çünkü hep. Burda hiç zorlama yazmadım hiç kasmadım. Hep olduğum gibi oldum. Markalar hediyeler yolladı yazmadım. Bana yazacak keyif vereni yazdım. Hediye göndermeyene de niye göndermiyor demedim. Onları da anladım içten içe hep :D
Şimdilerde bu ilk göz ağrımın başı ağrıyor. Pabucunu dama attım da azıcık. Yeni bir projem oldu 2011 sonunda. Kasım 13'ten beri yayında. Yeni bir heyecan verdi. Şimdiye kadar amatör ruhla ama profesyonelce yapmaya çalıştığım yazma işini iş haline sokmaya karar verdim. Hani nedir neden bahsediyorsan derseniz eğer şuradan bakabilirsiniz ne olduğuna. İsterseniz şuradan Twitter'da takip ederseniz, isterseniz de şuradan da Facebook sayfasını like ediverirsiniz. :D
Şimdi bahsedince neden buraya yazmadığımı, neden daha önceleri deli gibi yazdığımı garip oldum bir. Kızdım kendime bu blogu bu kadar yalnız bıraktım diye. Bu sefer söz vermiyorum dürüst olmak için bloguma kendime ve hepi topu 120 küsür izleyicime yalan olmasın diye. Ama diyorum daha fazla yazmak istiyorum. Fazlaca...
Yaradan' a dönmek Pişmek demekmiş
“Bu dünya bir ağaca benzer; biz de bu alemdeki yarı ham, yarı olmuş meyveler gibiyiz. Ham meyveler, dala iyice yapışmıştır, ağaçtan kolay, kolay kopmazlar. Çünkü ham meyve köşke, saraya layık değildir ki. Fakat oldu da tatlılaştı, dudağı ısırır bir hale geldi mi, artık dallara iyi yapışmaz hemen düşüverir. O baht ve ikbal yüzünden adamın ağzı tatlılaştı mı insana bütün cihan mülkü soğuk gelir. Bir şeye sımsıkı yapışmak, bir şeyde taassup göstermek hamlıktır.”
Hz Mevlana
Fatmanur Erdoğan'ın paylaşımıydı bu. Ben de sizinle paylaşmak istedim. Kendisine teşekkür ederim. Nefes almak için bir ara vermiş oldu bana. Nefes almak gerek yoksa ölmeye pek uzak sayılmayız her bir saniye. O yüzden alabiliyorken almak gerek o günün nefesini.
Hz Mevlana
Fatmanur Erdoğan'ın paylaşımıydı bu. Ben de sizinle paylaşmak istedim. Kendisine teşekkür ederim. Nefes almak için bir ara vermiş oldu bana. Nefes almak gerek yoksa ölmeye pek uzak sayılmayız her bir saniye. O yüzden alabiliyorken almak gerek o günün nefesini.
Kelebekler Neden? Korkudan mı Yoksa Aşktan mı?
"I had butterflies in my stomach" yazıyordu kitapta. "had butterflies" ne demek diye sordu sevimsiz şey. Sonra da "feeling nervous" (endişeli hissetmek) diye açıkladı. Ardından Rusya'dan bir kız, Polonya'dan başka bir kız bir de ben:
- Heyecanlanmak anlamına da gelmez mi? diye sorduk.
-Hayır dedi, "bu endişe hissetmektir" diye ekledi. Biz ise;
-Ama birini öptüğünde ilk defa ya da hoşlandığın birini gördüğünde karnında kelebekler hissetmez mi insan? dedik. "Bu pozitif anlamlı bir şeydir." diye devam ettik.
-Hayır yanlış biliyorsunuz, o his endişeli bir histir. dedi.
- Heyecanlanmak anlamına da gelmez mi? diye sorduk.
-Hayır dedi, "bu endişe hissetmektir" diye ekledi. Biz ise;
-Ama birini öptüğünde ilk defa ya da hoşlandığın birini gördüğünde karnında kelebekler hissetmez mi insan? dedik. "Bu pozitif anlamlı bir şeydir." diye devam ettik.
-Hayır yanlış biliyorsunuz, o his endişeli bir histir. dedi.
Ne diyeceğimi Bilmiyorum
Bu blogta hep ne desem yalan olurdu. Bugün ilk defa ne diyeceğimi bilmiyorum. Söyleyecek sözüm bile yok ilk defa.
Hayatımda hiç bu kadar şaşırmamıştım, aldatılmış, yalan söylenmiş hissetmemiştim kendimi. Şu an zihnimde o kadar çok düşünce var ki ne düşündüğümü bilmediğim gibi beynime inanılmaz bir ağırlık yapıyor bu. Başım ağrımaya başladı. Gözlerim de öyle. Ruhumun bile ağrıdığını hissediyorum.
İnsanlar neden inanır?
Böyle mi yaratıldık. Yoksa ateistlere göre kendiliğinden bir şeylere inanma ihtiyacımızdan mı Allah' a inanıyoruz. İnanmak daha kolay geliyor değil mi, yüklüyoruz tüm sorumluluklarımızı. Hep kaçıyoruz, biz pek seviyoruz kolayı. Zordan hiç haz etmiyoruz. Bunun aksini yapan varsa da ya burun kıvırıyoruz ya pek idealistsin sen de diyoruz, daha da sinirimizi bozuyorsa dalga geçiyoruz.
Biz ne zaman bu kadar kolaycı olduk?
Acaba yanlış yüzyılda doğma ihtimalimiz var mıdır bir de? Olsa iyi olur cidden hiç inanmamaya başladım bu yaşam formuna nasıl sahip olabildiğime. Biri vardı: çocukluğumuzda öğretiliyor insanlara inanmamız gerektiği demişti. Annemle babam bana öğretmemiş böyle bir şey. Hayatımda ilk defa beni yetiştirme tarzlarını eleştiriyorum. Bana da diğer çocuklara yapıldığı gibi kimseye inanmamam gerektiğini söylenmeliydi. Şu lafı söyleyen gibilere inanmazdım. Hayat çok güzel olurdu o zaman benim için pek de kolay sonra. Şu an yaptığım gibi kusar halde yazıyor olmazdım. Midem bulanmazdı. Başım ağrımazdı. Kendime hele hiç kızmazdım. Suçu başkalarına atar kurtulurdum.
Kustum, rahatladım mı? Hayır? Daha çok kusmam lazım. İçimde tek bir inanç parçası kalmayana dek kusmam gerek.
Hayatımda hiç bu kadar şaşırmamıştım, aldatılmış, yalan söylenmiş hissetmemiştim kendimi. Şu an zihnimde o kadar çok düşünce var ki ne düşündüğümü bilmediğim gibi beynime inanılmaz bir ağırlık yapıyor bu. Başım ağrımaya başladı. Gözlerim de öyle. Ruhumun bile ağrıdığını hissediyorum.
İnsanlar neden inanır?
Böyle mi yaratıldık. Yoksa ateistlere göre kendiliğinden bir şeylere inanma ihtiyacımızdan mı Allah' a inanıyoruz. İnanmak daha kolay geliyor değil mi, yüklüyoruz tüm sorumluluklarımızı. Hep kaçıyoruz, biz pek seviyoruz kolayı. Zordan hiç haz etmiyoruz. Bunun aksini yapan varsa da ya burun kıvırıyoruz ya pek idealistsin sen de diyoruz, daha da sinirimizi bozuyorsa dalga geçiyoruz.
Biz ne zaman bu kadar kolaycı olduk?
Acaba yanlış yüzyılda doğma ihtimalimiz var mıdır bir de? Olsa iyi olur cidden hiç inanmamaya başladım bu yaşam formuna nasıl sahip olabildiğime. Biri vardı: çocukluğumuzda öğretiliyor insanlara inanmamız gerektiği demişti. Annemle babam bana öğretmemiş böyle bir şey. Hayatımda ilk defa beni yetiştirme tarzlarını eleştiriyorum. Bana da diğer çocuklara yapıldığı gibi kimseye inanmamam gerektiğini söylenmeliydi. Şu lafı söyleyen gibilere inanmazdım. Hayat çok güzel olurdu o zaman benim için pek de kolay sonra. Şu an yaptığım gibi kusar halde yazıyor olmazdım. Midem bulanmazdı. Başım ağrımazdı. Kendime hele hiç kızmazdım. Suçu başkalarına atar kurtulurdum.
Kustum, rahatladım mı? Hayır? Daha çok kusmam lazım. İçimde tek bir inanç parçası kalmayana dek kusmam gerek.
Balkonları da İçeri Aldık
Bizim oturduğumuz blokların kocaman balkonu vardı. Limanı gören manzarasıyla muhteşemdi. Yaz kış salonun balkona açılan kapısı açık olurdu. Baharla birlikte kahvaltımızı balkonda yapmaya başlardık. Çiçeklerimiz özellikle babamın sikaslarının mabedi gibiydi. Apartman hayatının bu küçücük balkonla değiştiğini gördüm. Şimdi daha iyi anlıyorum annemlerin neden kendi yaptırdıkları bir bahçeli ev istediğini. Sanki bir nefes alma noktasıydı bizim için o balkon.Evimizin bahçesiydi.
Bakıyorum da bugünlerde dünya ne kadar büyüyorsa, sınırlar ne kadar ortadan kalkıyorsa da biz o kadar kendi içimize dönmeye başlıyoruz. Evlerimiz yuva olmaktan çok kendimizi korumaya çalıştığımız birer hücre olmaya başladı sanki. Çoktandır balkonları içeri almaya başladık. Sanki hapishanelerimizi biraz daha büyüterek bu keşmekeşten kurtulacağımızı düşünüyoruz. Oysa bana göre bir evi ev yapan balkonuydu en çok. Dış dünyaya açılan kapısı. Çamaşırlarımızı astığımız, menekşeleri yetiştirdiğimiz, sokaktan gelen çocuk bağırtılarının, komşuyla balkondan balkona yapılan sohbetin, otomobil seslerinin kulağımıza çalınmasının asıl sebebi hep balkonumuzdu sanki. Balkonları kaldırdık dış dünyayla olan iletişimimizi kestik.
Biz ne zaman bu kadar kırılgan, bu kadar savunmacı, bu kadar korkar olduk dışarıdan? Balkonları neden öldürdük? Kafesimizi biraz daha genişletmek için mi? Balkona çıkıp gökyüzüne özgürce bakmak, balkondan sarkmak varken neden bir camın arkasına sığınmaya başladık?
İnatla balkonlarını yaşatan insanlar: Siz pek güzel insanlarsınız... Hepinizi çok seviyorum.
Not: Yazıyı yazarken İskenderun'u ne kadar özlediğimi fark ettim. Fotoğraflarını paylaşmak istedim.
Betül KARA
21:23, Salı
18 Ocak 2011
When I am Sad...
Aglaia Mortcheva bir illüstrator. Aglaia' nın bayıldığım "When I am sad" videosuyla geçen sene tanışmıştım.
Ne zaman kendimi kötü hissetsem bu videoyu izlerim. Tüm video boyunca hayatta sıkıldığı şeylerden bahsediyor. Ve verdiği detaylar o kadar hoşunuza gidiyor ki tekrar tekrar izlemek istiyorsunuz. Bu çirkin küçük kız kendimi iyi hissetmemi sağlıyor...
Aglaia' nın kendisinin seslendirdiğini sandığım videoyu paylaşmak istedim sizinle. Söylediği sözler hemen aşağıda.
When I'm sad i walk around
I sit around
I lie around
- what are you doin’
- nothing, just dying
When I'm sad I want to be wallflower in dissapper
I want to hybernate with the bears
When I'm sad everything seems so complicated
I look down from high places
I collect poisonous mushrooms
I take long baths
I want to go back to my mother’s womb
When I'm sad I drown everything in tears
When I'm sad I feel ugly
I want to go to space, I hope aliens will destroy earth
I think everything is stupid, birds are stupid, umbrellas are stupid, rain is stupid
When I'm sad, I wear all black
I feel extra extra extra mean
I hate christmas, halloween, and birthday parties
I like to sit alone in the dark
When I'm sad, I want to run away
I want to live on a deserted island,
Then I go and see a shrink and the shrink says blah blah blah blah blah
and I think, guillotine is a very good idea
Then one morning I wake up and I feel fine
I go out and everything seems beautiful
I walk around, I sit round, I all lie around
- what are you doin’
- nothing, just being happy
The End...
İyi haftalar...
Betül KARA
01:20, Pazartesi
17 Ocak 2011
Ne zaman kendimi kötü hissetsem bu videoyu izlerim. Tüm video boyunca hayatta sıkıldığı şeylerden bahsediyor. Ve verdiği detaylar o kadar hoşunuza gidiyor ki tekrar tekrar izlemek istiyorsunuz. Bu çirkin küçük kız kendimi iyi hissetmemi sağlıyor...
Aglaia' nın kendisinin seslendirdiğini sandığım videoyu paylaşmak istedim sizinle. Söylediği sözler hemen aşağıda.
When I'm sad i walk around
I sit around
I lie around
- what are you doin’
- nothing, just dying
When I'm sad I want to be wallflower in dissapper
I want to hybernate with the bears
When I'm sad everything seems so complicated
I look down from high places
I collect poisonous mushrooms
I take long baths
I want to go back to my mother’s womb
When I'm sad I drown everything in tears
When I'm sad I feel ugly
I want to go to space, I hope aliens will destroy earth
I think everything is stupid, birds are stupid, umbrellas are stupid, rain is stupid
When I'm sad, I wear all black
I feel extra extra extra mean
I hate christmas, halloween, and birthday parties
I like to sit alone in the dark
When I'm sad, I want to run away
I want to live on a deserted island,
Then I go and see a shrink and the shrink says blah blah blah blah blah
and I think, guillotine is a very good idea
Then one morning I wake up and I feel fine
I go out and everything seems beautiful
I walk around, I sit round, I all lie around
- what are you doin’
- nothing, just being happy
The End...
İyi haftalar...
Betül KARA
01:20, Pazartesi
17 Ocak 2011
Öylesine Karalamak
Dün yağmur bastırdı ani bir şekilde biliyor çoğunuz, sözüm İstanbul'dakilere (: Ben o sırada sarı dolmuşta Eliflere gitmeye çabalıyordum. Acil bir iş için beraber çalışmamız gerekiyordu. İş çıkışı onların evinin yolunu tuttum anlayacağınız. Aklımda milyon tane ayrı işle ilgili nasıl yaparız nasıl ederizler uçuşuyordu.
Gel gelelim dostlar işlerimiz takribi 2 sularında bitti. Sosyal ağlarda bir şey yaptığınız zaman adı Facebook ya da Twitter olunca markalara her şeyi yapmak çok kolay görünebiliyor zaman zaman. Oysa o kadar çok ayrıntısı detayı var ki.Her detayı görerek kontrolleri yapmak gerekiyor. Dolayısıyla bu detaylar işinizi uzatıyor da uzatıyor. Ancak oturabildik Elifle sohbet ettik. Bir süredir beraber olamıyorduk. Malum o kadar yoğun ki şu dönemler. 9 günlük tatil öncesinde deli gibi çalıştık ama sonunda tatmin olmak hiçbir şeye değişilmiyor emin olun. İnsanın tüm yorgunluğunu alıp gidiyor BAŞARI!
Şimdi geriye bakıyorum da (ahahahaha) şaka gibi bu yeni işimde neredeyse 3. ayım bitecek. O kadar şaşırıyorum ki. Ne kadar çabuk geçmiş zaman hiç farkında değilim. Çoktan bir projeyi bitirdim. Üstüne yeni projeler için çalışmalar halindeyim non-stop. Bir yandan da yaptığım işle ilgili sürekli okumaya, takip etmeye çalışıyorum. Ama hep ama hep bu blogumu ihmal ediyorum sonuç olarak :(.
Klavyenin beni yönlendirmesine göre yazıyorum şu an. Bu sadece bir iş dökmek gibi oldu biraz. Geçenlerde Uğur Hocamla oturduk konuştuk. Yeni işimden oradan buradan. Bana en sonunda dedi ki: "Hayatın nasıl gidiyor peki?" Benim cevabım hiç farkında değilim yine işle ilgili oldu. Bana yine bir ders verdi. "Senin nasıl olduğunu sordum Betül" dedi. Bu cevabı yetti bir bakıma. Bazen düşünüyorum da o kadar çalışmanın sonucunda hayatı kaçırıyor muyuz? Benim Betül hayatı nerede kalıyor. Şu sıralar iş birinci sırada hayatımda. Başka bir aktivitem, hikayem, sevincim ya da üzüntüm yok. Peki ya Betül'ün hayatı nerede? Bu yazı aslında formspring.me den gelen bir soru üzerine yazılmaya başlandı. "Yağmur yağınca aklına ne gelir?"- benim aklıma bir süredir hiçbir şey gelmiyor.
Öyle değildi oysa eskiden. En çok yazmaktı yağmur benim için, sonbahar benim için, toprak kokusuydu. Yağmura rağmen pencereden sarkmak ya da bahçede bankta oturmaktı. Hemen sıcak bir kahve yapıp cama tıklayan damlaları seyretmek vardı. Salona çekiştirilerek getirilen battaniyelerin altına girip romantik komedi izlemek( hımm bayıldım bu fikre yeniden), üşüyüp ürpermek en çok belki de...
Gelin görün ki dün o kadar yoğunduk ki yağmurun şiddetin de bile habersizdim.(: İş yerindekiler bahsediyordu. Öyle haberdarım biraz da.
Öylesine yazdım bu yazıyı. Öylesine paylaştım sadece. Hani olur ya bazen öylesine bir arkadaşınızı ararsınız.
Konuşursunuz da konuşursunuz. Telefonu kapatınca görürsünüz yarım saat, bir saat konuştuğunuzu. Öyle oldu işte benimki de kusura bakmayın (:
Farz edin uzun zamandır görüşmediğiniz arkadaşınızım ve aradım yarım saat dertleştik...
Betül KARA
15:20
24 Kasım 2010, Çarşamba
PS: Bugün başta ablamın olmak üzere tüm güzel, idealizminden vazgeçmeyerek öğretmek sevdasında olan öğretmenlerin günü kutlu olsun. Tabi bir de Başöğretmenimizi de saygı ile bir kez daha anıyorum.
Gel gelelim dostlar işlerimiz takribi 2 sularında bitti. Sosyal ağlarda bir şey yaptığınız zaman adı Facebook ya da Twitter olunca markalara her şeyi yapmak çok kolay görünebiliyor zaman zaman. Oysa o kadar çok ayrıntısı detayı var ki.Her detayı görerek kontrolleri yapmak gerekiyor. Dolayısıyla bu detaylar işinizi uzatıyor da uzatıyor. Ancak oturabildik Elifle sohbet ettik. Bir süredir beraber olamıyorduk. Malum o kadar yoğun ki şu dönemler. 9 günlük tatil öncesinde deli gibi çalıştık ama sonunda tatmin olmak hiçbir şeye değişilmiyor emin olun. İnsanın tüm yorgunluğunu alıp gidiyor BAŞARI!
Şimdi geriye bakıyorum da (ahahahaha) şaka gibi bu yeni işimde neredeyse 3. ayım bitecek. O kadar şaşırıyorum ki. Ne kadar çabuk geçmiş zaman hiç farkında değilim. Çoktan bir projeyi bitirdim. Üstüne yeni projeler için çalışmalar halindeyim non-stop. Bir yandan da yaptığım işle ilgili sürekli okumaya, takip etmeye çalışıyorum. Ama hep ama hep bu blogumu ihmal ediyorum sonuç olarak :(.
Klavyenin beni yönlendirmesine göre yazıyorum şu an. Bu sadece bir iş dökmek gibi oldu biraz. Geçenlerde Uğur Hocamla oturduk konuştuk. Yeni işimden oradan buradan. Bana en sonunda dedi ki: "Hayatın nasıl gidiyor peki?" Benim cevabım hiç farkında değilim yine işle ilgili oldu. Bana yine bir ders verdi. "Senin nasıl olduğunu sordum Betül" dedi. Bu cevabı yetti bir bakıma. Bazen düşünüyorum da o kadar çalışmanın sonucunda hayatı kaçırıyor muyuz? Benim Betül hayatı nerede kalıyor. Şu sıralar iş birinci sırada hayatımda. Başka bir aktivitem, hikayem, sevincim ya da üzüntüm yok. Peki ya Betül'ün hayatı nerede? Bu yazı aslında formspring.me den gelen bir soru üzerine yazılmaya başlandı. "Yağmur yağınca aklına ne gelir?"- benim aklıma bir süredir hiçbir şey gelmiyor.Öyle değildi oysa eskiden. En çok yazmaktı yağmur benim için, sonbahar benim için, toprak kokusuydu. Yağmura rağmen pencereden sarkmak ya da bahçede bankta oturmaktı. Hemen sıcak bir kahve yapıp cama tıklayan damlaları seyretmek vardı. Salona çekiştirilerek getirilen battaniyelerin altına girip romantik komedi izlemek( hımm bayıldım bu fikre yeniden), üşüyüp ürpermek en çok belki de...
Gelin görün ki dün o kadar yoğunduk ki yağmurun şiddetin de bile habersizdim.(: İş yerindekiler bahsediyordu. Öyle haberdarım biraz da.
Öylesine yazdım bu yazıyı. Öylesine paylaştım sadece. Hani olur ya bazen öylesine bir arkadaşınızı ararsınız.
Konuşursunuz da konuşursunuz. Telefonu kapatınca görürsünüz yarım saat, bir saat konuştuğunuzu. Öyle oldu işte benimki de kusura bakmayın (:
Farz edin uzun zamandır görüşmediğiniz arkadaşınızım ve aradım yarım saat dertleştik...
Betül KARA
15:20
24 Kasım 2010, Çarşamba
PS: Bugün başta ablamın olmak üzere tüm güzel, idealizminden vazgeçmeyerek öğretmek sevdasında olan öğretmenlerin günü kutlu olsun. Tabi bir de Başöğretmenimizi de saygı ile bir kez daha anıyorum.
Yollarda...
İlginç bir deneyim olacak bu. Otobüsten yazıyorum bu sefer...
Üniversiteyi ilk kazandığım yıllardan beridir, şu an olduğum gibi çoğu tatil yolculuklarını otobüslerle yapmak durumunda kaldım. Bu sefer ki biraz mecburiyetten biraz da nostalji yapma hevesinden kaynaklı :D
Çok şanssız bir yolcu oldum yıllardır. Hep saçma sapan tipler mi bulur beni. İlk defa ailemden ayrılıp İstanbul'a yaptığım yolculukta yanımda 3 çocuklu bir kadın oturuyordu. Şaka yapmıyorum öyle. 3-4 aylık olan bir tanesi kucağında, 3-4 ya da 5-6 yaşlarında olan iki tanesi de bildiğiniz ayağımızın altında takıldılar, 12 saatlik yolculuk boyunca. Tam bir kabustu. Ben ara ara ailemden ayrılıyorum diye dramatik havalar girip hüzünleneceğim, öyle bir şey oluyor ki çocuklardan biri ayağıma çarpıyor filan kalmıyor hüznün esamesi...
Sonraları keşfettim ki bir otobüs firması var onda denk geliyor bana manyaklar (Şu an yanımda da ayrı bir manyak oturuyor. Efendim çizi uzattı bana, ben de sağol dedim almak istemedim, cevabı niye? oldu... Allahım beni neyle sınıyorsun) Yeni Adana! Evet açıklıyorum o firma Yeni Adana, yıllarca beni benden aldı. Şu an ne alemde kendisi hiçbir fikrim yok. Olsun da istemiyorum.
O uzuuun yolculuklarda bir adet edindim kendime. Yazı yazmak... Ne güzel yazılar çıkardı, hatırlıyorum da. Hatta Yapraktaki İz'deki yazıların babaları o yolculuklarda oluştular ilk defa. Başımı cama dayayıp uzunnn ve gecenin sessizliğinde yazı yazmanın tadı bambaşka bir şey. Kurşun kalemim, nereden elime geçtiğini hatırlayamadığım bir ajandam vardı. Moleskine defterim yoktu o zamanlar tabi (: Yol uzunken ya kitap okuyarak zaman geçirilirdi ya da yazı yazarak ya da pilim varsa eğer mp3 dinleyerek...
Şimdi o zamanlar gibi olmuyor. Her şey batıyor, koltuk niye dar, o niye yok bu niye var diye... Her şey değişiyor, herkes gibi, her yer gibi, en çok benim gibi
Betül KARA
07:37, Cumartesi
13 Kasım 10
Üniversiteyi ilk kazandığım yıllardan beridir, şu an olduğum gibi çoğu tatil yolculuklarını otobüslerle yapmak durumunda kaldım. Bu sefer ki biraz mecburiyetten biraz da nostalji yapma hevesinden kaynaklı :D
Çok şanssız bir yolcu oldum yıllardır. Hep saçma sapan tipler mi bulur beni. İlk defa ailemden ayrılıp İstanbul'a yaptığım yolculukta yanımda 3 çocuklu bir kadın oturuyordu. Şaka yapmıyorum öyle. 3-4 aylık olan bir tanesi kucağında, 3-4 ya da 5-6 yaşlarında olan iki tanesi de bildiğiniz ayağımızın altında takıldılar, 12 saatlik yolculuk boyunca. Tam bir kabustu. Ben ara ara ailemden ayrılıyorum diye dramatik havalar girip hüzünleneceğim, öyle bir şey oluyor ki çocuklardan biri ayağıma çarpıyor filan kalmıyor hüznün esamesi...
Sonraları keşfettim ki bir otobüs firması var onda denk geliyor bana manyaklar (Şu an yanımda da ayrı bir manyak oturuyor. Efendim çizi uzattı bana, ben de sağol dedim almak istemedim, cevabı niye? oldu... Allahım beni neyle sınıyorsun) Yeni Adana! Evet açıklıyorum o firma Yeni Adana, yıllarca beni benden aldı. Şu an ne alemde kendisi hiçbir fikrim yok. Olsun da istemiyorum.
O uzuuun yolculuklarda bir adet edindim kendime. Yazı yazmak... Ne güzel yazılar çıkardı, hatırlıyorum da. Hatta Yapraktaki İz'deki yazıların babaları o yolculuklarda oluştular ilk defa. Başımı cama dayayıp uzunnn ve gecenin sessizliğinde yazı yazmanın tadı bambaşka bir şey. Kurşun kalemim, nereden elime geçtiğini hatırlayamadığım bir ajandam vardı. Moleskine defterim yoktu o zamanlar tabi (: Yol uzunken ya kitap okuyarak zaman geçirilirdi ya da yazı yazarak ya da pilim varsa eğer mp3 dinleyerek...
Şimdi o zamanlar gibi olmuyor. Her şey batıyor, koltuk niye dar, o niye yok bu niye var diye... Her şey değişiyor, herkes gibi, her yer gibi, en çok benim gibi
Betül KARA
07:37, Cumartesi
13 Kasım 10
Çamlıca'da kafama dank! geldi (:
Bu gece nefisti. Bir süredir tanıdığım, sohbet etmeyi çok istediğim ama oturup adamakıllı bir türlü muhabbet edemediğim bir arkadaşımla Çamlıca' ya gittik. Hayatımdaki en güzel nargileyi içtim desem kesinlikle yalan olmaz. Çünkü efendim ben nargile içerken hep yakarım. Dolaysıyla boğazım kötü olur, midem bulanır vs. nargile keyfi, nargile kabusuna dönüşüverir. Siz de benim gibi bu sorundan muzdaripseniz Çamlıca' daki Balcoon Cafe' ye mutlaka bir uğrayın derim. Nargilesinin yanında bir de enfes bir manzarası var tabi onu da yabana atamam.
Gel gelelim apışıp kaldığım konuya. Yıllarca hep öğrencilik hayatımda yaptığım işlerle, boş durmamamla övündüm durdum. Oysa dün öyle bir hikaye dinledim ki resmen ağzım açık kaldı. Kimseyi kolay kolay kıskanmam ama dün öğrenciyken ve işini kurma arefesinde neler yaptığını anlatan arkadaşıma karşı nefis bir kıskançlık hissettim. Aldığı bir ödül var ki hele o nokta son oldu benim için.
O da tam benim gibi bütün öğrencilik hayatı boyunca pazarlama dersini tek dersi bellemiş, farklı şeyler yapmak istemiş durmuş. Marka oluşturmak onun da benim olduğu gibi hayaliymiş. İşte hedefler, yapılanlar parallellik gösterdiği halde aramızda keskin bir çizgi olduğunu gördüm. Bu çizgi, onu kendi işinin sahibi beni ise bir çalışan yapıyor tam da. Hayallerini hep en üst seviyede tutmayı bilmiş. Bense uzun yıllardır hayal kurmuyorum. Hedeflerim bir robota belirlediğiniz yol rotası tadında. Hedeflerim var ama bunları kafamda canlandırmaktan korkuyorum uzun zamandır. O kadar boş zaman geçirdiğim hissine kapıldım ki. Bir de hâlâ daha biz kimiz ki demesi yok muydu? Üstelik aramızda sadece bir yaş var. Güleyim mi ağlayayım mı bilemedim.
Bir seminerde tanışmıştım kendisiyle. Orada kurduğu bir cümle onunla tanışmam için tetikledi beni. İyi ki tanışmışım, dün de iyi ki de onu dinlemişim. Farkındalık yarattı. Kimden ne ilham alacağınız hiç belli olmuyor işte...
Konuşmak daha dolu konuşmak, paylaşmak daha içten paylaşmak, yaşamak daha insanca yaşamak lazım...
Betül KARA
01:05
15 Temmuz 2010, Perşembe
Gel gelelim apışıp kaldığım konuya. Yıllarca hep öğrencilik hayatımda yaptığım işlerle, boş durmamamla övündüm durdum. Oysa dün öyle bir hikaye dinledim ki resmen ağzım açık kaldı. Kimseyi kolay kolay kıskanmam ama dün öğrenciyken ve işini kurma arefesinde neler yaptığını anlatan arkadaşıma karşı nefis bir kıskançlık hissettim. Aldığı bir ödül var ki hele o nokta son oldu benim için.
O da tam benim gibi bütün öğrencilik hayatı boyunca pazarlama dersini tek dersi bellemiş, farklı şeyler yapmak istemiş durmuş. Marka oluşturmak onun da benim olduğu gibi hayaliymiş. İşte hedefler, yapılanlar parallellik gösterdiği halde aramızda keskin bir çizgi olduğunu gördüm. Bu çizgi, onu kendi işinin sahibi beni ise bir çalışan yapıyor tam da. Hayallerini hep en üst seviyede tutmayı bilmiş. Bense uzun yıllardır hayal kurmuyorum. Hedeflerim bir robota belirlediğiniz yol rotası tadında. Hedeflerim var ama bunları kafamda canlandırmaktan korkuyorum uzun zamandır. O kadar boş zaman geçirdiğim hissine kapıldım ki. Bir de hâlâ daha biz kimiz ki demesi yok muydu? Üstelik aramızda sadece bir yaş var. Güleyim mi ağlayayım mı bilemedim.
Konuşmak daha dolu konuşmak, paylaşmak daha içten paylaşmak, yaşamak daha insanca yaşamak lazım...
Betül KARA
01:05
15 Temmuz 2010, Perşembe
Sormayı başaran cevabı Bulurmuş!

Bugün bir dost eli uzandı bana! Hem de kırk yıl düşünsem aklıma gelmeyecek bir isimden uzandı o el! Beni ne kadar tanıyordu, ne kadar iyi tanıyordu hiç bilmiyorum. Belki de hiç tanışmıyoruz ama öyle tespitler öyle yerinde önermeler vardı ki şu an ki iç huzurumu ona borçluyum. Olayın özü şu adamda öyle bir karizma var ki direkt aklıma gelen şu oldu: stop being sad! just be awesome!
Kalkmamı istedi benden. Harekete geçmemi, bir karara varmamı istedi. Kim için yaptı bunları? Neden böyle bir şey yaptı? Kalktı işinin gücünün başından, iki saat benim derdimi dinledi. Tam da tahmin ettiği gibi çözülemeyecek sorunlar yoktu ortada. Gözü korkmuş küçük bir kızım zırvaları olacağını tahmin edebilecek kadar çok şey yaşamış görmüş bir insan. İnsan neden böyle bir şey yapar acaba, diye soruyorum şimdi. Etrafıma duyarlı olduğumu düşünürdüm hep ben. Şimdi kendimi onun yerine koyuyorum, rolleri değişiyorum. Acaba yapar mıydım bunu, aklıma gelir miydi böyle bir şey yapmak diye... Gelirdi aklıma heralde ama kesin bir bahanem olur onun gibi koşarak gelemezdim heralde.
Her olaydan yeni bir şey öğrenirdim oldum bugünlerde. Hep öğreniyordum tabiki de bunun farkına varıyorum şimdiyse. Öğrenme sürecini bilinçli bir şekilde yaşamaya başladım. Canımı sıkmaya başlıyor bu bitmeyen öğretiler. Hayat eskiden ne güzeldi. Rasgele yaşamak vardı daha küçükken her şeyi. Kestiremeden hiçbir şeyi önüne geldiği gibi. Hoş şimdi bunun tersini ne kadar başarabiliyorum o da var. Ki bugün dostun beni dinlemesinin sebebi de tam olarak hayatı önüme geldiği gibi, kontrolsüz bir şekilde yaşamamdan kaynaklı.
Kaan'la dün gece konuştuğum gibi bugün çok şey öğrenmeliyim diye kendime söz vermiştim. İşte bugün öğrendim. Yeni bir sürü şey öğrendim. Harekete geçme zamanım gelmiş de geçiyor! Bana yakışanı yapmam gerekiyor. Güçsüzlüğün ve bunu dillendirmenin bana hiç yakışmadığını biliyorum şimdi. Beni hep o bildiğiniz şen şakrak sürekli gülen Betül olarak görmek istiyorsunuz, çok konuşan bir de... Söz öyle olacağım, karşıma çıkan zorluk neyse onu yenmek büyük bir keyif olacak benim için...

Önce bir süre sindirmem lazım ama bugün öğrendiklerimi. Lakin sindirilmesi zor bir Türk yemeği gibiydi duyduğum şeyler bugün. Bu gün yaptığı dostun, ne kadar önemli bilir misiniz? Bilmezsiniz, bilemezsiniz! Yaşamadan benim gibi ne olduğunu bilemezsiniz. Bilmeyin de zaten. Her şeyi yaşayarak öğrenmek, öğrenmelerin en güzeli. Lütfen yaşadıklarınızı sindirmeyi öğrenin, her defasında oturun bir düşünün, neden böyle oldu diye. Cevap sizde!
Soruyu sormak en zor kısmı. Soru sorulduktan sonra cevap çok kolay geliyor inanın!
Betül KARA
01:28
4 Mayıs 10, Salı
Bırakın da yolum açılsın...
Yeni bir insan olmak kolay mıdır acaba? Bir süredir kendimden hoşnut değilim. Ben kendimden hoşnut değilken çevremdekiler ne kadar hoşnutlar acaba? Blogumu sürekli okuyanlar bilirler. Kendime bir "2010 planlar listesi" yapmıştım. Öyleydi de aslına bakarsanız. Herkeslerden farklı bir kimseler vardı hayatımda. Herkesten biri oluverdi insanlar işlerine geldiğini göremeyince birden bire. Geldikleri gibi hızlıca gittiler hayatımdan. Teşekkürler sizden de öğrendik bir türlü öğrenemediğimiz dersimizi. Şubattı ilk tekrarı yaşayışım. Nisandı sayfanın hiç çevrilmediğini fark ettiğimde de.
Yeni bir sayfa diyordum kendime her zaman dediğim gibi. Çaba olmadan yeni bir sayfaya geçilmiyor, öyle isteyip oturarak da olmuyor bu işler. Hayaller kurarak olmuyor yeni sayfalar. Tırmalayarak açılıyor benim hayatımda sayfalar!
Bir süredir sinirliyim, aksiyim, mutsuzum, inancım kalmadı bazı insanlara, onlardan çok kendime. Kızıyorum kendime hep hep hep ve hiç güldürmeyi bilmiyorum kendimi. Herkese kırgınım şu sıralar. O herkesler şimdi "hiç kimse" oldular benim için. Türkçe öyle emrediyor çünkü şimdi kullanacağım cümleye göre. Çünkü "hiç kimse" bana verdiği sözlerini tutmuyor.
Kızıyorum kendime bugünlerde çünkü çok kolay inanıyorum "herkes"e. Kızıyorum onlara beni bu kadar güçsüzleştirebildikleri için. Gözümün içine baka baka yalan söyleyenlere kırgınım bugünlerde. Ne kadar ahmağım ki hâlâ onları düşünüyorum bir yandan da. Ya üzersem diye. Ne zaman farkına varacağım artık kendimi de düşünmem gerektiğini...
Bu yazı bir iç dökme, belki bir ses duyurma çabası. Artık hangi tarafından çekilir bilmiyorum. Hiç olmazsa bir silkeleniş getirir evime, aklıma, kalbime... Kim bilir belki yakında hiçbir şeye üzülmeyecek bir Betül çıkar karşınıza!
Yolum açılsın... Kapıyı aralık bırakın giderken! Bu sefer yolum açılsın...
Betül KARA
00:44
3 Mayıs 10, Pazartesi
21 Şubat'a Kadar!

Önce bir heves kalktım şu Binbirdirek Sarnıcı'ndaki kahve festivalin gittim. Ne yalan söyleyeyim umduğumu bulamadım pek. Ben Almanya'da gördüğüm ve çok sevdiğim krismıs zamanı kurulan o pazarlar gibi bişi bekliyordum oysaki. Böyle insanların arkadaşlarıyla gelip açık havada kurulan o nefis sıcak şaraplardan içtiği çadırları olan ya da yedikleri o iğrenç "Würst" barbekü başlarındaki sohbetlerin edildiği bir alan beklerken ben; efenim, karşıma bambaşka bir şey çıktı. Hani adı festival ya, o bakımdan yani. Oysa bildiğiniz "Kahve Fuarı" tadında kahve makinesi satıcılarının, çeşitli kahve firmalarının kurmuş olduğu küçük standcıklardan oluşan, sizin de stand stand dolaşıp kahve içtiğiniz bir organizasyon olmuş. Kanaatimce pek bi' festival yanı yoktu doğrusu.
Tabi şunu anlatmadan geçemeyeceğim. Bir kaç hanım kızımız peçeli ama göbekleri açık olan cinsten _dansçılar demek istediğim_ daha çok gözlere hitap eden bir dans şov yaptılar. Ana kraliçe olarak da Tanyeli ablamız (keşke şu paylaştığım fotoğraftaki fizikte olsa yine eski günlerdeki gibi) oradaydı. Haydi dedim kendi kendime madem bir celebrity çıkmış dans ediyor izleyelim; lâkin o "salla gitsin" adlı başyapıtı söylemeye başlayınca o güzelim tarihî mekanı terk etmek durumunda kaldım.
Pardon Hangi Yüzyıldaydık?
Bugünlerde bu işi düşünmeden edemiyorum. İnsanların bütün davranış biçimleri değişti.Satın alma alışkanlıkları, yemek yeme, giyinme (mütemadiyen değişiklik gösteriyor: moda), sevme alışkanlıkları bir de ne yazıkki...

İki gündür bir şarkı dinliyorum. Eski bir şarkı ama bugünü ve dünü sanki içinde barındırıyor. Şu satırlara bayılıyorum.
Hatırlar mısın bilmem,
Yıllar geçti üstünden,
Yağmurlu bir akşamdı,
Söyledim sevgimi ben.
Belki yağmurdu bilmem,
Süzülen gözlerinden,
Utanmış kızarmıştın,
Kaçmıştın gözlerimden.
Var mı yahu daha böylesine şeyler yaşayanlar yoksa ben mi hiç görmedim. Yoksa gerçekten mi bu yüzyılın insanı değilim ben. Bunu hep söylüyorum 1960'larda 70'lerde yaşamalıymışım diye ama şimdi gitgide korkmaya başladım. Yoksa gerçekten öyle mi? Ya da bu konuyu çok mu büyütüyorum. Romantik miyim neyim? Yok be değilim aslında ama bazı şeyler böyle olunca değerliymiş daha güzelmiş gibi geliyor sadece.
Bir sonraki bölümünde ise şarkının şu satırlar var ki şarkıya dair tüm güzel duygularımı yerle bir edip beni yeryüzüne oldukça sert bir şekilde indiriyor. Alnımın üstüne düştüm galiba.
Hani biz bir bütündük
Su ile toprak gibi,
Döküldük dile düştük,
Bir solmuş yaprak gibi.
Tanrıdan dileğim bu,
Sevenler sevilenler,
Yarını bekleyenler,
Olmasın bizim gibi.
Su ile toprak gibi,
Döküldük dile düştük,
Bir solmuş yaprak gibi.
Tanrıdan dileğim bu,
Sevenler sevilenler,
Yarını bekleyenler,
Olmasın bizim gibi.
Şu son bölümde feci bir dilek var zaten. Yerle bir oldum arabeske bağladım iyice olayı... Sanırım iki günlük uykusuzluktan kaynaklı bir şey bu. Ama yine de eklemeden edemeyeceğim...
Yarınlar yarınlar bizim demiştin,
Yarınlar yarınlar bizim demiştin*
Yarınlar yarınlar bizim demiştin*
* Yazık oldu yarınlara - İlhan İrem (1974)
Betül KARA
01:10
7 Ocak 10, Perşembe
İstanbul
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











